Ana İçerik:

Sayfa: [1] 2

Hz. Ali'nin Hutbeleri

  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Hz. Ali'nin Hutbeleri
« : Haziran 25, 2010, 09:22:29 ÖS »

Hz. Ali'nin 1. Hutbesi

1.   Hutbe

Hz. Ali bu hutbesinde insan, gökyüzü ve yeryüzünün yaratılı­şından bahsetmektedir.

"Hamd Allah'a mahsustur ki övenler onu hakkıyla övemezler, sayıcılar nimetlerini sayamazlar, çalışıp çabala­yanlar hakkını eda edemezler. Yüce himmetler O'nu derk edemez, akıl-zekâ denizine dalanlar O'na erişemez. O'nun sıfatlarının belli bir sınırı yoktur. Bir vasfı mevcut değildir. Sayılı bir vakti, uzatılmış, bir süresi yoktur. Yarattıklarını kudretiyle yaratmış, rüzgârları rahmetiyle estirmiş ve yarattığı yeryüzünü kayalarla perçinlemiştir.

Dinin evveli O'nu tanımak, O'nu tanımanın kemali O'nu tasdik etmek, O'nu tasdik etmenin kemali O'nu bir bilmek, O'nu bir bilmenin kemali, O'na karşı ihlâslı ol­maktır. O'na karşı ihlâslı olmanın kemali, O'ndan sıfatları nefyetmektir. Zira her sıfat mevsuftan (sıfat sahibinden) ayrıdır. Hakeza her mevsuf da sıfattan ayrıdır.

Dolayısıyla Allah'ı tavsif eden O'nu başkasına eşlemiş olur. O'nu eşleyen O'nu ikilemiş olur. O'nu ikileyen O'nu tecezzi etmiş (cüzleri ayırmış) olur. O'nu tecziye eden O'nu tanımamış olur. O'nu tanımayan O'na işaret eder.

O'na işaret eden O'nu sınırlamış, mahdut kılmış olur. O'nu mahdut kılan O'nu saymış olur. "Neyin içindedir?" diyen O'nu bir şeyde sanır. (O'na mekân isnat eder.) "Ne­yin üstündedir?" diyen yerleri O'ndan boş bilmiş olur.

Allah sonradan olmaksızın vardır. Mevcuttur; yokluğu tatmaksızın. Her şey iledir; eşleşmeksizin. Her şeyden baş­kadır; ayrılmaksızın. Faildir, hareket ve alet olmaksızın. Basir'dir (görendir); yaratıklarından görülen yokken. Tek­tir; kendisiyle varlığında ünsiyet edineceği ve yokluğunda dehşete kapılacağı birisi olmaksızın.

Yaratmaya koyuldu, yarattı, öyle bir yaratma ki!.. Öyle ki âlemi önceden düşünüp kurmadan, hiç bir tecrübeden istifade etmeden, harekete girişmeden ve ızdıraba düştüğü bir amacı olmadan yarattı. Her şeyi vaktinde yarattı, birbi­rinden farklı şeyleri yakınlaştırdı/uzlaştırdı. Her şeyde bir kabiliyet ve tabiat yarattı. Suret ve şeklini düzdü, koştu. Her şeyi olmadan bilendir. Eşyayı sınırları ve sonlarıyla (tümüyle) ihata eden/kuşatandır. Eşyanın nefsini ve şek­lini (iç ve dış yüzlerini) bilendir.

Sonra münezzeh olan Allah gökleri ayırdı, kenarlarını yardı ve hava katmalarını (atmosferi) oluşturdu. Sonra ondan dalgalı ve yüksek birikintisi olan bir su akıttı. Sonra o suyu her şeyi yerinden söküp koparan ve her şeyi kasıp kavuran bir rüzgâra yükledi ve ona bu suyu iade etmeyi emretti. Rüzgârı suya musallat ve suyun sınırlarına yakın kıldı. Hava altından yarık ve su üstünden dökülmektedir.

Sonra münezzeh olan Allah-u Teâlâ gökleri kazıyan bir rüzgâr yaratmış, devamlılığını sağlamış, cereyan ettirmiş, durgunluktan uzak kılmıştır. Rüzgâra, çağıldayan suyu alt­üst etmesini ve denizleri dalgalandırmasını emretmiştir. Böylece rüzgâr suyu bardakta çalkalanırcasına çalkalayıp göğe fırlatmıştır. Başı sonuna geldi, durgunu harekete geçti. Sonunda böylesine evire çevire su kabardı ve biri­kintisi köpük verdi. Bunu yarıkları olan ve açık-geniş bir havanın içine kaldırdı. Böylece yedi kat gök oluştu.

Alt tabakasını durgun bir dalga, üst tabakasını dayan­dığı bir direk ve düzgün durmasını sağlayan çiviler olmak­sızın sağlam-korunmuş ve yüksek bir tavan kıldı. Sonra onu gezegenlerle ve ışıldayan yıldızlarla süsledi. Bunlar arasında ışıldayan bir kandili (güneş) ve nurlu bir ayı; döne-gelen bir mecrada, hareketli bir tavanda ve hedefli bir çizgide hareket ettirmektedir.

Sonra o yüce göklerin arasını yardı ve burasını çeşitli meleklerle doldurdu. Bazıları rüku etmeksizin sürekli sec­de halindedir. Bazıları Dik durmaksızın, rükû halindedir. Bazıları Saflar halinde kıyamda durmuş, birbirinden ayrıl­mazlar. (Hepsi de) usanmaksızın tespih ederler. Gözlerine uyku girmez, akılları yanılmaz, bedenleri zayıf düşmez ve unutma gafletine düşmezler. Bazıları O'nun vahyinin eminleri ve elçilerine (vahyini bildiren) dilidir, emrini ve ke­sinleşmiş hükümlerini getirir götürüler. Bazıları kullarını gözetler. Bazıları cennet kapılarında hizmetçilik eder. Bazı­larının ayakları yeryüzünün en alt katmanlarında sabittir, boyunları en yüksek göklerden (yukarı) taşmış haldedir, organları âlemin kenarlarına taşmıştır, omuzları arşın ayak­larını yüklenmeye uygundur. Gözleri O'nun karşısında eziktir. O'nun altında kanatlarına bürünmüşlerdir. Kendile­rinden başkası arasına izzet örtüsü ve kudret perdesi gerilmiştir. Rablerini tasvir (şekillendirme/betimleme) veh­mine kapılmazlar, yaratıkların sıfatlarını O'na isnat etmez­ler, O'nu mekânla sınırlamazlar, O'na benzerleriyle işaret etmezler.

Sonra münezzeh Allah yerin sarpından ve yumuşağın­dan, tatlısından ve tuzlusundan toprakları bir araya top­ladı, suyla karıştırıp halis bir kıvama getirdi. Nemlendire­rek yapışkan hale getirdi. Bundan yönleri, ilişik yerleri, organları ve bölümleri olan bir suret (beti) yarattı. Pekinleşinceye kadar kurutmuş, belli ve sınırlı bir süre sıklaştırmış­tır. Sonra O'na ruhundan lifleyince kendini idare edecek zihni, tasarrufta bulunduğu fikirleri, hizmetinde kullandığı organları, evirip-çevirdiği araçları; hak ile batılı, tadarı, kokuları, renkleri ve türleri ayıran bir bilgisi olan bir insan olu-verdi. Ayrı renklerdeki topraklarla yoğruldu. Benzer ve zıtlarla birleşik hale getirildi. Soğuk-sıcak yaş ve kuru farklı unsurları ile yoğruldu.

Münezzeh olan Allah meleklerden insana saygı için secde ederek ve huzuda bulunarak yanlarındaki emanete riayet etmeyi (hakkı eda etmeyi) ve vasiyeti uygulamaya geçirmeyi istedi. Nitekim münezzeh olan Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu: "Secde edin Âdem’e. İblis dışındakiler secde ettiler."(Bakara: 34)

Gurur onu baştan çıkardı. Şekavete mağlup düştü. Ateşten yaratılmış olmakla böbürlendi. Topraktan yaratıl­mayı küçümsedi. Böylece Allah-u Teâlâ gazabı hak etsin, imtihanı bitirsin ve vaktini doldursun diye ona mühlet verdi. (Ona) şöyle buyurdu: "Sen vakti bilinen o güne kadar ertelenenlerdensin."(Hicr: 37)

Sonra münezzeh olan Allah-u Teâlâ Âdem’i rahatça ve güzel bir şekilde yaşayabileceği bir diyara yerleştirdi. Çev­resini güvenli kıldı. Âdem’i İblis'e ve düşmanlığına karşı uyardı. Ama düşmanı, onu bulunduğu yerden ve iyilerle dostluğundan kıskandığı için aldattı. Böylece yakinini şekke, kararlılığını gevşekliğe değiştirdi; sevincini korkuya, kandırılmasını pişmanlığa dönüştürdü. Sonra münezzeh olan Allah ona geniş tövbe kapısını açtı. Rahmet sözünü telkin etti. Cennetine dönüşü vaat etti. Onu neslin çoğal­dığı imtihan yurduna indirdi.

Sonra münezzeh olan Allah Âdem’in çocuklarından nebiler seçti. Onlardan vahiy üzerine söz ve risaletini teb­liğ üzerine emanetlerini (emanete riayet edeceklerine dair söz) aldı. İnsanların çoğu Allah'ın kendilerine şart koştuğu sözünü değiştirince, hakkını inkar edince, Allah'a eşler koşunca, şeytanlar onları Allah'ı tanımaktan alıkoyunca ve Allah'a ibadetten ayırınca Allah da onlara elçiler gönderdi ve insanlardan fıtri sözlerini tutmalarını istemek, insanlara unuttukları nimetini hatırlatmak, davetle hücceti tamam­lamak, aklın definelerini (gizliliklerini) ortaya çıkarmak ve onlara kudret ayetlerini göstermek için kesintisiz nebiler gönderdi; üstlerinde yüksekçe bir tavan, altlarında serilmiş bir döşek, ihya eden bir rızık, öldüren zaman, ihtiyarlatan zorluklar ve peş-peşe gelen olaylar bu kudret ayetlerin-dendir. Münezzeh olan Allah kullarını gönderilmiş elçiler­den, indirilmiş kitaptan, gerekli bir hüccetten ve apaçık doğru yolu göstermekten mahrum bırakmamıştır. Sayıları­nın azlığı ve yalanlayıcılarının çokluğu peygamberleri engellememiştir. Önce gelen bir sonrakini, sonra gelen öncekini tanıtmıştır. Böylece asırlar birbiri ardınca geçti, zaman akıp gitti. Babalar gitti, yerine oğullar geçti.

Ta ki münezzeh olan Allah vadini gerçekleştirmek, nübüvvetini tamamlamak ve peygamberlere verdiği sözü tutmak için kendini müjdeleyen elçilerin kitaplarında yazılı, alametleri meşhur ve doğumu yüce olan Muhammed'i (s.a.a) gönderdi. Yeryüzü ehli o gün çeşitli dinler, dağınık istekler ve farklı yollara yönelmişlerdi. Kimisi Allah'ı yara­tıklarına benzetmiş, kimisi isminde ilhada düşmüş (müsemmanın hakikatinde yanılgıya düşmüş) kimisi de başka­sına işaret etmişti, (şirk koşmuştu.) Böylece Allah Pey­gamber vasıtasıyla onları hidayete erdirdi ve onları ceha­letten kurtardı. Sonra Allah Muhammed'e (s.a.a) kendine kavuşmayı seçti. Onun için katındakileri beğendi. Dünya yurdundan ayırmak ve imtihan diyarından çekip-almak ik­ramında bulundu. Sonunda saygıyla onun ruhunu kabzetti ve sizlere nebilerin ümmetlerine bıraktığı şeyleri bıraktı.

Böylece peygamberler, ümmetini başıboş bırakmadı, apaçık bir yol belirtmeden ve hidayet bayraklarını dikme­den gitmedi.

Rabbinizin kitabı artık yanınızdadır. Bu kitapta Allah'ın helal ve haramları, farz ve faziletleri, nesih ve mensuhu ruhsat ve azimet yerleri, özel ve genel anlamları, ibret ve örnekleri, şartlı ve şartsız olanları, muhkem ve müteşabihleri apaçık bir şekilde açıklanmıştır. İcmalen an­latılanları tefsir edilmiş, zor olanları açıklanmıştır. Bu ki­tapta öyle hükümler vardır ki mutlaka bilinmesi husu­sunda söz alınmıştır. Öyle hükümleri de vardır ki bilinip bilinmemeleri noktasında kullara bir genişlik-serbestlik ve­rilmiştir.([1])

Öyle hükümleri de vardır ki kitapta farzdır; ama sünnetle neshedilmiştir.([2]) Öyle hükümleri de vardır ki sünnetle farz kılınmış, ama kitapta terk edilmesi hususunda ruhsat verilmiştir. Öyle hükümleri vardır ki vaktinde farz­dır, ileri zamanlarda (süresi bittiğinden) hükmü kalkar. Haramlarının da hükümleri farklıdır. Öyle büyük haramla­rı vardır ki yapana ateş vaat edilmiştir. Bazı küçük haram­ları da vardır ki yapanı bağışlar, (suçunu) örter. Öyle hü­kümleri vardır ki en azı da makbuldür, daha çoğunu da yapabilir.

İnsanlara kıble kıldığı Beyt'ül Haram'ını (Kâbe’yi) ziya­ret edip haccetmeyi sizlere farz kıldı, insanlar, (suya koşan susuz) hayvanlar gibi oraya koşuşurlar, güvercin kafilesi gibi oraya sığınırlar. Münezzeh olan Allah Beyt'ül Haram'ı kendi azameti karşısında insanların tevazu ve alçak gö­nüllülüğüne bir işaret ve izzetini (yüceliğini) kabul için bir gösterge kıldı. Yaratıklardan duyarlı olanlarını seçti ve onlar da davetine icabet ettiler, sözünü doğruladılar, pey­gamberlerine uydular, arşın etrafında dönen meleklere benzediler; O'na ibadet ticaretinde büyük karlar elde etti­ler. Mağfiret ve bağışlamayı vaat ettiği yerlere akın ettiler. Münezzeh olan Allah-u Teâlâ Beyt'ul Haram'ı İslam'a bir bayrak ve sığınanlara bir harem (güven yeri) kıldı.

 

Size Beyt'ül Haram'ın hakkını eda etmeyi gerekli, haccını ve ziyaretini farz kıldı. Nitekim münezzeh olan Allah şöyle buyurdu: "Onda (Kâbe’de) apaçık deliller vardır, İbrahim'in makamı vardır; kim oraya girerse, güven­lik içinde olur; oraya yol bulabilen insana Allah için Kâbe’yi haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim küfrederse bilsin ki; doğrusu Allah âlemlerden müstağnidir."(Al-i İmran: 96)

 



--------------------------------------------------------------------------------

[1]-  Mukattaa harfleri gibi

 

[2]-  Örneğin: "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapse­din." (Nisa/15) ayeti sünnette yer bulan recm ile neshedilmiştir.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #1 : Haziran 25, 2010, 09:24:13 ÖS »

2.   Hutbe

Hz. Ali Sıffin'den dönerken okuduğu bu hutbesinde insanların bi'setten önceki hali, Peygamberin, Ehl-i Beytin vasıfları ve diğer insanların durumu söz konusu edilmiştir.

"Nimetini tamamlamak, izzetine teslim olmak ve gü­nahlarından korunmak için Allah'a hamd ederim. Yeterli­liğine (kifayetine) olan ihtiyacımdan dolayı O'ndan yardım dilerim. Allah'ım hidayet ettiği sapmaz, kendisine düş­manlık eden kurtulmaz, kendisine yeterli olduğu (kifayet ettiği) kimse yoksul olmaz. O'na hamd etmek ölçülüp tar­tılan ve saklanıp korunan her şeyden daha üstündür.

Şahadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur, tektir, ortağı yoktur. Bu öyle bir şahadettir ki ihlâsı imtihan edil­miş ve halis olduğuna inanılmıştır. Bizleri sağ bıraktığı (yaşattığı) müddetçe sadece O'na sarılırız. Bu şahadeti, göre­ceğimiz korkulu anlar için saklanırız. Şüphesiz ki bu şaha­det imanın azimeti, ihsanın anahtarı, Rahman'ın razı olduğu ve Şeytan'ı uzaklaştıran bir şahadettir.

Hakeza şahadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. Onu meşhur bir din, aktarılmış bir ilim, yazılmış bir kitap, parıldayan bir nur, ışıldayan bir ışık ve insanlar arasında hükmeden bir emirle şüpheleri gidermek, apaçık delillerle delillendirmek, mucizeleriyle sakındırmak ve cezalarla korkutmak için gönderdi.

O zaman insanlar din ipini koparan fitnelere düşmüş, yakin  (kesin inançlar)  direkleri şiddetle sarsılmış, esasta/temelde ihtilaf çıkmış, işler darmadağın olmuş, çıkış ye­ri (kurtuluş) daraldıkça daralmış ve giriş köreldikçe körelmiş, hidayet gizli kalmış, körlük her yanı kaplamış, Rahman'a isyan edilmiş, Şeytan'a yardım edilmiş, iman yardımsız kalmış, sütunları yıkılmış, işaretleri belirsizleşmiş, yolları viran olmuş, geçitleri silinip gitmişti. İnsanlar Şeytan'a itaat etmiş, onun yollarını tutturmuş, onun yatak­larına akmıştı.

Şeytan'ın işaretleri onlarla yürüyor, bayrağı dikilip dal­galanıyordu, insanlar kendilerini tabanlarıyla ezen, tırnak­larıyla kırıp geçiren fitnelere düşmüştü. Fitneler tırnakları­nın ucuna basmış, kalmıştı.

İnsanlar bu fitneler içinde yollarını kaybetmiş, şaşırıp kalmış, bilgisiz hale gelmişlerdi. Fitneler içinde kıvranı­yorlardı. En hayırlı evin en kötü komşular idiler. Uykuları uykusuzluk ve sürmeleri gözyaşıydı. Bilgi sahiplerinin ağzına gem vurulmuş, cahil/bilgisiz insanlara ikram edilir olmuştu.

...Allah'ın sırrının yeri, emrinin sığınağı, ilminin kay­nağı, hükümlerinin merkezi, kitaplarının barınağı, dininin dağları Ehl-i Beyt'tir. Dinin bel büküldüğü onlar ile doğ­rulur ve titremesi onlar sayesinde gider, dincelir.

(Münafıklar) Kötülük tohumları ektiler, onu aldanışla suladılar, helak ve azap biçtiler.

 

Bu ümmetten hiç kimse Muhammed (s.a.a)'in Ehl-i Beyt'iyle mukayese edilemez. Hiç bir zaman (Ehl-i Beyt'in) nimetlerinin üzerine aktığı kimseyle (Ehl-i Beyt) bir sayıl­maz. Onlar dinin esası, yakinin direğidir.

İleri gidip aşırıya kaçanlar döner, onlara katılır. Geri ka­lan gelir onlara uyar (Orta yol anlardır.) Velayet hakkının özellikleri sadece onlarındır. Vasiyet ve veraset de onlar­dadır. Hak şimdi ehline döndü ve intikal etmesi gereken yerine intikal etti."
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #2 : Haziran 25, 2010, 09:24:37 ÖS »

3.   Hutbe

Şıkşıkiye Hutbesi adıyla meşhurdur. Hilafet hakkındaki şikâyeti, neden sabrettiği ve halkın kendine biati hususunda...

"Allah'a andolsun ki falan kimse, hilafete göre yerimin, değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek gibi giyindi. Oysa sel benden akar ve hiç bir kuş benim uçtuğum yerlere uçamazdı. Ben de hilafetle arama bir perde çektim, ondan yüz çevirdim.

Başladım düşünmeye; kesilmiş elimle atağa mı geçeyim, yoksa kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öyle bir karanlık ve körlük ki bu, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlatır, mümin kimse de Rabbine ula­şıncaya dek bu karanlık körlükte zahmetten zahmete düşer.

Gördüm ki sabretmek akla daha yatkın, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik. Mirasımın yağ­malandığını görüyordum. Ta ki birincisi yolunu tamamla­yıp, onu kendinden sonraki falana verdi, gitti.

Hz. Ali daha sonra A'şa'nın şu beytini okudu.

Cabir'in kardeşi Hayvan nezdinde yaşadığım hayat ile

Şimdiki hayatım arasında ne benzerlik var!

(Yani, ben bu gün sıcak havada bir lokma ekmek için uzun çölleri kat ediyorum. Cabir'in kardeşi Hayvan ile bir­likte yaşadığım dönemlerde ise nimetler içinde yaşıyor­dum.)([1])

Ne kadar ilginç! Yaşarken halkın kendisini bırakmasını isterdi. Ama ölümden sonra yerine öbürünün geçmesini sağladı. Bu iki kişi hilafeti devenin iki memesi gibi kendi aralarında paylaştılar. Hilafeti öyle sert ve kaba bir yere attı ki sertliği insanı derinden yaralar, oldukça kaba davranırdı

Hilafeti boyunca oldukça düştü, sürçtü. Habire sürçtükçe özür diledi, Hilafet sahibi, huysuz bir deveye bin­mişe benzerdi. Öyle bir deve ki yularını çekse burnu yırtı­lır, yaralanırdı, dizginlerini salsa nefsini yokluğa, helake atardı.

Allah'ın bekasına (varlığına) andolsun ki insanlar onun zamanında ihtilafa düştü, huysuzlaştı, renkten, renge büründü ve birbirini suçladı. Ama ben bu uzun zaman boyunca bir çok zahmet, mihnete düşmeme rağmen yine de sabrettim. Derken o da yolunu kat etti ve hilafeti bir topluluğa bıraktı ki benim de o topluluktan biri olduğumu sanıyordu.

Allah'ım sana sığınırım, ne şuraydı bu! Benim hak­kımda birincisiyle ne zaman şüphe hâsıl oldu ki bu tür kimselere denk tutuldum ben! Ama buna rağmen (kuşlar gibi) inerlerken onlarla indim, uçarlarken onlarla uçtum. İçlerinden biri (Sa'd b. Ebi Vakkas) haset ve kininden ötürü doğru yoldan saptı, öbürü (Abdurrahman b. Avf da) damadı olduğundan ona meyletti, öbürleri de öyle şeyler yaptılar ki söylenmesi, anılması bile çok çirkin...

Derken onların üçüncüsü iki yanı şişmiş bir halde kalktı. Yediği yerle kirlettiği yer arasında yaşadı.

 

Onunla beraber babasının oğulları da (mensubu olduğu Ümeyyeoğulları da) işe giriştiler. Allah'ın malını devenin ilkbaharda otlan, çayır, çimeni yiyip hazmettiği gibi yiyip hazmettiler. Sonunda onun da ipleri çözüldü. Amelleri işi­ni bitirdi. Karnının dolgunluğu, onu yere serdi.

Derken halk sırtlanın boynundaki kıllar gibi (yoğun bir şekilde) her taraftan etrafıma üşüştüler, neredeyse izdi­hamdan Hasan ve Hüseyin ayaklar altında kalacaktı. İki tarafımda çizikler, yaralar oluştu. Koyunların ağıla üşüş­mesi gibi çevreme toplandılar.

Ama işi elime alınca bir bölük hemen biatten döndü, ahdini bozdu. Başka bir bölük ok yaydan fırlar gibi fırladı, çıktı, öbürleri de zulme saptılar.

Sanki onlar her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın "İşte ahiret yurdu; biz onu yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz."(Kasas: 83) ve "Akıbet takva sahiplerinindir."(A’raf: 128) buyurduğunu duyma­mışlardı!

Evet, andolsun Allah'a elbette duydular ve anladılar da. Ama dünya gözlerine süslenmiş, bezenmiş bir şekilde gö­ründü, onun bezentisi, süsü hoş geldi onlara.

Evet, tohumu yarana ve insanı yaratana andolsun ki eğer bu topluluk biat için toplanmasaydı, yardımcıların varlığıyla hüccet ikame edilmeseydi ve Allah zalimlerin çatlayasıya doyarken, mazlumların açlıktan kırılmasına (mani olması) hususunda âlimlerden söz almasaydı hilafet devesinin yularını sırtına atar, terk ederdim. Hilafetin sonunu ilk kâsesiyle suvarırdım (Daha önce peşinde koş­madığım gibi şimdi de peşinde koşmaz, onu hemen terk ederdim.)

Sizler de biliyorsunuz ki şu dünyanızın değeri bir keçinin aksırığından daha değersizdir bence."

Denildiği üzere söz buraya gelince Irak halkından biri kalktı ve Hz. Ali'ye bir kâğıt sundu. Hz. Ali kâğıdı okuma­ya başladı. Okuyup bitirince İbn-i Abbas, "Ey Müminlerin Emiri, sözüne kaldığın yerden devam etsen."dedi. Hz. Ali şöyle buyurdu: "Ey İbn-i Abbas bu azdığında devenin boğazının altında oluşan şişiklikti ki geldi, sonra geri indi."([2])

İbn-i Abbas, 'Vallahi bu sözün istediği gibi bitiremeden yarım kalmasına üzüldüğüm gibi hiç bir şeye üzülmedim. Müminlerin Emiri ne olurdu dilediğini söyleseydi' dedi."

 

 



--------------------------------------------------------------------------------

[1]-  Hz. Ali'nin bu şiirle şunu demek istemiştir: Ben Resulullah zamanında ona herkesten daha yakındım ve herkesin saygı duyduğu biriydim. Ama bugün hilafeti elden ele dolaştırıyorlar ve benim­le asla ilgilenmiyorlar bile.

[2]-  Metinde geçen "şıkşıketun hederet" cümlesi bir darb-ı me­seldir ve bir anlık gelip geçen haleti ifade etmektedir. Bu hutbenin adı da bu kelimeden alınmıştır.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #3 : Haziran 25, 2010, 09:24:50 ÖS »

4.   Hutbe

Hz. Ali bu hutbesini Talha ve Zübeyr'in öldürülmesinden sonra irad etmiştir.

"Karanlıklarda doğru yolu bizimle buldunuz, üstün­lüklere bizimle eriştiniz, akşam sonu karanlıklarında bi­zimle sabah aydınlığına erdiniz. Sağır olsun apaçık öğüdü duymayan kulak! Yüksek sesin sağır ettiği kulak, fısıltıyı nasıl duysun? (Allah korkusundan) Boyuna çarpan titrek yürekler yatışsın/itminana ersin.

İşin sonunda haksızlığa sapacağınızı bekliyor, üzeri­nizde hileciler ve aklanmışların özelliklerini görüyordum. Niyetimin doğruluğu (gönül sefam) bana sizin gerçek halinizi gösterdiği halde din perdesine büründüğünüz için bunun görmezlikten geldim.

Batıl yol üzerinde toplandığınızda, sizin için hak yolun başında durdum. Her yana şaşkınca bakıyordunuz, kılavu­zunuz yoktu, kuyu kazıyordunuz su bulamıyordunuz. Bu­gün artık beyan sahibinin konuşmayan/sessiz dilini konuş­turuyorum. (Halimi beyan eden bu sır dolu hutbeyi irad ediyorum) Bana muhalefet eden kimselerin reyi/görüşü yerin dibine batsın!

Bana gösterildiğinden beri hak konusunda şüpheye düşmedim. Musa nefsi için değil, cahillerin ve sapık/batıl devletlerin hâkimiyetinden/galebesinden korkmuştu. Bu­gün hak yolla batılın karşı karşıya geldiği yerde bir araya gelmiş bulunuyoruz. Suya kavuşacağından emin olan kimse (bana itaat eden kimse) hiç susamaz (sapıklığa düş­mez.)"
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #4 : Haziran 25, 2010, 09:25:00 ÖS »

5.   Hutbe

Resulullah'ın vefatından sonra Abbas ve Ebu Sufyan b. Harb, Hz. Ali'ye biat etmek için geldiğinde onlara şöyle buyurdu:

"Ey insanlar! Fitne dalgalarını kurtuluş gemisiyle aşın, nefret yolundan ayrılıp gurur tacını başınızdan atın. Kana­dıyla uçan (yeterli taraftarlarıyla kıyam eden) kurtulur ve teslim olan (yeterli taraftarı olmadığından inzivaya çekilen) halkı rahatlığa kavuşturur. Bu (yeterli taraftar olmadığı halde iddia ettiğiniz kıyam) kokmuş ve rengi değişmiş bir sudur. Yiyenin kursağında düğümlenen bir lokmadır. Vakti gelmeden ham meyveyi devşiren, başkasının topra­ğına tohum ekene benzer.

Konuşacak olursam hükümet hırsına kapıldığımı söylü­yorlar. Susacak olursam ölümden korktuğumu iddia edi­yorlar. Heyhat! Başımdan geçen bunca sayısız zor ve ağır olaydan sonra mı ölümden korkacağım. Allah'a andolsun ki Ebu Talib'in oğlunun (Ali'nin) ölümle ünsiyet ve dost­luğu çocuğun anne memesine olan ünsiyet ve dostluğun­dan daha çoktur. Ama ben şu anda gizli ilimlere daldım. Öyle ki eğer bildiklerimi açığa vuracak olursam derin ku­yuya sarkıtılmış ip gibi titrer, ızdırap içinde kıvranırsınız."
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #5 : Haziran 25, 2010, 09:25:30 ÖS »

6. Hutbe

Talha ve Zübeyr Hz. Ali'ye biatlerini bozarak Basra'ya kaç­tılar. Hz. Hasan babasına onların ardından gitmemesini ve onlarla savaşmamasını söyleyince söyle buyurdu:

"Vallahi ben yuvasında uyuyan sırtlana benzemem.([1]) Onu gözetleyen avcı (yuvadan çıkarmak için herhangi bir şeyle yavaşça) yere vurarak (onu sesin peşice yuvadan çıkartır,) yakalar ve hileyle aldatır. Ben ise hayatta olduğum müddetçe hakka yönelenlerle birlikte, ondan yüz çeviren­lerin; itaatkâr ve söz dinleyenlerle birlikte, isyan edenler ve haktan şek edenlerin üzerine yürür ve onları bulduğum yerde vururum. Vallahi Allah elçisini katına aldığı zaman­dan bu güne dek, hakkımdan mahrum olmuş, hakkımı elde etmekten men edilmiş, işlerimde yalnız bırakılmıştım.

 



--------------------------------------------------------------------------------

[1]-  Bu cümle Arapça'da bir deyimdir. İşlerinden gafil olan kim­seler için kullanılır.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #6 : Haziran 25, 2010, 09:25:50 ÖS »

7. Hutbe

Hz. Ali bu hutbesinde muhaliflerini eleştirmektedir.

"İşlerinde şeytanı ölçü aldılar, şeytan da onları ortaklar edindi. Şeytan gönüllerinde yuva yaptı, yumurtladı, civciv çıkardı, onları kendi eteğinde terbiye etti, büyüttü. Böylece onların gözleriyle baktı, dilleriyle söyledi. Onları hatalar merkebine bindirdi, onlara kötülükleri süsleyip güzel gös­terdi. Sonunda işleri, güç ve saltanatında şeytanla ortak olanın ve onun diliyle batıl söz söyleyenin işine benzedi."
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #7 : Haziran 25, 2010, 09:26:03 ÖS »

8. Hutbe

Hz. Ali bu hutbesinde Zübeyr'i kastetmiştir.

"(Zübeyr) Eliyle biat ettiğini, gönlüyle etmediğini san­maktadır. Biatini ikrar ettiği halde kalbinde bunun aksini gizlediğini iddia etmektedir. Öyleyse ya bunu ispat eden bir delil getirsin, ya da çıktığı biatine geri dönsün."
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #8 : Haziran 25, 2010, 09:26:14 ÖS »

9. Hutbe

Hz. Ali, Talha ve Zübeyr'i Cemel savaşında şu şekilde eleştir­mektedir.

"Gök gibi gürlediler, şimşek gibi çaktılar. Ancak kor­kuyla kala-kaldılar, dağıldılar. Biz ise çakmadan gürlemeyiz, yağmadan akmayız."
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #9 : Haziran 25, 2010, 09:26:27 ÖS »

10.  Hutbe

Cemel savasının müsebbipleri hakkında...

"Dikkat edin şeytan ordusunu toplamış, atlısını yayasını yanına almıştır. Ben ise basiretimi kaybetmedim. Ne gerçeği gizledim, ne de gerçek benden gizlendi. Allah'a yemin olsun suyunu çektiğim havuzu onlarla öyle bir dolduraca­ğım ki bir daha ne oradan çıkabilirler ne de oraya dönebi­lirler."

 
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #10 : Haziran 25, 2010, 09:26:39 ÖS »

11. Hutbe

Cemel savaşında sancağı verdiği oğlu Muhammed b. Hanefiyye'ye.

"Dağlar yerinden ayrılsa sen yerinden ayrılma, dişini sık, başını Allah'a emanet et, ayağını yere bas ve diren, gözünü ordunun ta sonuna dik, gözünü kıs ve bil ki yar­dım ve zafer ancak şanı yüce olan Allah karındandır."
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #11 : Haziran 25, 2010, 09:26:50 ÖS »

12. Hutbe

Cemel savaşında galip gelince Hz. Ali'ye ashabından biri şöyle dedi: "Falan kardeşimin de bu savaşta bizimle olmasını ve Allah'ın seni nasıl zafere eriştirdiğini onun da görmesini öyle ister­dim ki?" Hz. Ali: "Kardeşin bizimle olmayı ister miydi?" diye sordu. "Evet" cevabını alınca da şöyle buyurdu.

"Öyleyse o da bizimle beraberdi. Şu askerlerimiz içinde öyle kişiler var ki henüz babalarının bellerinde, analarının rahimlerindedirler. Zaman, burundan gelen pıhtı gibi onları ortaya atacak, iman onlarla kuvvet bulacaktır."
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #12 : Haziran 25, 2010, 09:27:15 ÖS »

13. Hutbe

Hz. Ali Cemel savaşında galip gelip Basra'yı ele geçirince şehrin merkez camisinde kıldırdığı ilk Cuma namazı hutbesinde halka söyle buyurdu:

''Bir kadının (Aişe'nin) ordusu oldunuz, bir hayvana (Aişe'nin devesine) uydunuz. (Devesi) Bağırdı, koştunuz; öldürüldüğünde de kaçtınız. Ahlakınız kötülük, ahdiniz ayrılık, dininiz nifak, suyunuz tuzludur. Sizinle yaşayan günahının cezasına duçardır. Sizden ayrılan Rabbin rahmetine ermiştir. Mescidiniz sanki denizde yüzen bir gemi gibi… Allah da azap olarak üstten yağmur yağdırmada, alttan dalgalar denizi coşturmada ve içindeki herkes boğulmaktadır."

(Diğer bir rivayet:)

''Andolsun Allah'a şehriniz batacaktır. Hatta ben mescidinizi denizde bir gemi veya denizin ortasında çırpınan bir kuş gibi görüyorum..."

(Diğer bir rivayet:)

''Mescidiniz büyük bir denizin dalgaları arasında yüzen bir kuş gibidir."

(Başka bir rivayet:)

"Şehriniz Allah'ın beldeleri içinde toprağı en pis kokanı, suya en yakını, göğe en uzağıdır. Şerrin onda dokuzu buldadır, içinizde olan günaha duçardır. Sizden ayrılan Allah'ın affına kavuşur. Bu beldenizi sanki suyun üzerini kaplamış gibi görüyorum. Hatta mescidin en yüksek yeri dışında olan bir şey görünmüyor. Sanki denizin coşkun dalgaları arasında çırpınan bir kuş gibidir."
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #13 : Haziran 25, 2010, 09:27:28 ÖS »

14.   Hutbe

Basra ve ehlini kınamaktadır.

"Topraklarınız suya (denize) yakın, (ya deniz seviyesi­nin alanda olduğu için ya da şehir ehlinin kötü ahlakından dolayı) ama göklere uzaktır. Aklınız hafif, hilminiz gerek­siz/yersizdir. (Dolayısıyla da) Atıcılar için hedef, yiyiciler için lokma ve saldırganlar için bir avsınız."
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 134
Ynt: Hz. Ali'nin Hutbeleri
« Yanıtla #14 : Haziran 25, 2010, 09:28:02 ÖS »

15. Hutbe

Hz. Ali (a.s) hilafeti samanında 3. Halife Osman'ın haksız yere akrabalarına verdiği arazileri sahiplerine geri çevirdi ve söyle buyurdu:

"Allah'a andolsun ki Osman'ın (akrabalarına) verdiği şeylerle kadınlar evlendirilmiş ve cariyeler alınmış olsa bile onları sahiplerine geri çevireceğim. Zira adalet ve dürüst­lükte genişlik vardır. Adalet ve dürüstlükten sıkılanlar, zulüm ve haksızlıktan daha çok sıkılırlar.
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1] 2
Gitmek istediğiniz yer: