Hünkâr HACI BEKTAŞ VELİ ve ALEVİ BEKTAŞİ YOLU
Celâlettin ULUSOY
«Gönlü Ehl-i beyt sevgisi ile dolu tertemiz ruhlu Anama»
HACIBEKTAŞ —1986
Tarihimiz, İnsanoğlunun kişisel ve toplumsal yaşantısına yön veren büyük kişilerin sayısı ve niteliği bakımından oldukça zengindir. Bilim, san'at, felsefe ve ahlâk dallarında insanlığın yücelmesi amacı ile ağırlık koymuş düşünürler, çağırmadaki araştırmacıların eğildikleri konuların başında gelmektedir.
Hünkâr Hacı Bektaş Velî, kötülükleri kaynağından kurutan, gönülden gönüle sevgi bağlarına dayalı, köklü bir ahlâk sistemi içinde insanları mutlu kılan hümanist felsefesiyle bu ulu kişilerin en büyüklerinden biridir. Hacı Bektaş Velî'yi başkalarından ayıran en dikkat çekici özellik, açtığı çığırda yedi yüz yıl sonrasının insanlarını yürütmesi, etkinliğini ve canlılığını sürdürmesidir. O'nun ruhların derinliğine inen, orada filizlenip güçlenen felsefesi, bu günün insanının günlük yaşantısında bir toplum inancı görünümündedir. İnsanın manevî dünyasında yücelen sosyal yaşantı kavramı, çağımızdaki dinamizmini Hacı Bektaş Velî'nin felsefesinden almaktadır. İnanç ve gelenek zincirinin kopmadan çağları aşmış olması nedeniyledir ki, Türkiye’mizde yaklaşık on milyonu aşan bir topluluğun insanlık anlayışı, Hacı Bektaş Veli'de simgelenmektedir.
Hacı Bektaş Velî'nin kişiliğinin ve felsefesinin bilimsel yönde yapıla-cak araştırmalardaki önemi ortadadır. Osmanlı İmparatorluğunun egemen olduğu, bu gün Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalmış ülkelerde, özellikle; Arnavutluk, Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya'daki İslâm Dinine bağlı halkın büyük çoğunluğunu Bektaşîler oluşturmakladır. Bu nedenle sözünü ettiğimiz konu üzerinde yapılacak araştırmaların yurt dışında da ilgi ile izleneceği kuşkusuzdur.
Bu güne kadar, Hacı Bektaş Velî ile ilgili kitaplar, makaleler yayınlan-mış, konuşmalar yapılmıştır. Üzüntü ile belirtmek gerekir ki, bunların için de, bilimsel araştırmalara dayalı olanlar sanıldığından çok daha azdır. Hacı Bektaş Velî ile kıyaslanamayacak, dili, kişiliği, görüş açısı itibariyle tarihin derinliklerinde statik bir tortu olarak kalmış, millî benliğimizle ve toplumla kaynaşamamış kişiler için yüzlerce kitap yayınlanmak da, araştırmalar yapılmakta, törenler düzenlenmektedir. Biz bunları hiç bir zaman çok görmüyoruz ve sevindirici gelişmeler sayıyoruz. Ancak, milli kültürümüzde» büyük ağırlığı olan Hacı Bektaş Velî'nin ve ona bağlı olarak Alevî - Bektaşî toplumunun anlatımında yazarların büyük çoğunluğunun konunun özüne inememeler!, yanlış bilgi veren kaynaklara dayanarak gerçeklere ters düşen . yargılara varmaları, acı ve düşündürücü bir çelişki oluşturmaktadır. Çağın akışını yansıtmayan bu tür bilgilerin, doğruluğuna inanılması gereken ansiklopedilere kadar girmesi, konu üzerinde bilgi sahibi olanları ziyadesiyle üzmektedir. Kurduğu yolun içine, muazzam bir insan kitlesi toplayan, kişilerin ruhuna verdiği aydınlığı toplumsal hayata aktaran ve bunu yüz yıllar boyu canlı ve zinde tutmayı başaran bu büyük insanın yaşantısı ile ilgili araştırmaların böylesine yetersiz kalmasının elbette bir nedeni olmalıdır. Kanımızca bunun, bir değil daha fazla nedeni vardır. Şöyle ki :
Hacı Bektaş Velî, soy ve inanç yönünden Âli'ye bağlıdır. Çağının koşullarının veya düşünce gereksinmelerinin sonucu olarak inanç ve ibâdet alanında çeşitli reformlar gerçekleştirmekle beraber, Hacı Bektaş Velî'nin ilkeleri ile Ali'nin düşünceleri arasında tam anlamı ile ayniyet vardır. Bu yönden, her Bektaşî kendisini aynı zamanda Alevî kabul etmiştir. Hacı Bektaş Velî'yi ad ve çağ değiştirmiş Ali olarak görmüştür. Ali ile soyunu sevmiş (Teveliâ), Ali'nin Velayetini kabul etmiş, Ehl-i beyi, On İki İmâm ve soylarını yüce kişiler olarak övmüştür. Ali ve soyuna düşmanlık edenleri, özellikle Emevî Hükümdarı Yezid ile Ehi-i beyt'e zulmeden soyunu lânetlemiştir (Te-berrâ). Emevî'lerin, Hz. Muhammed'in kişiliği ve İslâmiyetle bağdaşmayan işleklerine araç olarak kullandıkları «Halîfelik müessesesini, Hz. Muhammed'in kurduğu toplum düzeninin bir devamı olarak görmemiş ve meşru saymamıştır. Ali, nasıl ömrü boyunca haksızlığa, zulme, baskıya karşı çıkmışsa, hakkın ve halkın yanında olmuşsa, cıvan sevgisini özbenliklerinde duyan Alevî - Bektaşîler de aynı yolu izlemişlerdir. Kendilerini Ali'nin yolunda bilen Hacı Bektaş Velî ve onun soyundan gelenler ve onu sevenler, zaman zaman zulmü hükmetme aracı sayan hükümdarların ve onların adamlarının baskısına hedef olmuşlardır. Rafızîlik, Kızılbaşlık adı altında müstahak olmadıkları hücumlara, iftiralara uğramışlardır.
Bu durum karşısında Alevî - Bektaşîler inançlarım, geleneklerini ve törelerini açıklayacak ortam bulamamışlardır. Yazılı eserler ve belgeler bu yüzden kısırlaşmıştır. El yazmaları ve diğer tarihî belgeler, bazı olaylar ve ayaklanmalar nedeniyle Selim l; Murad IV ve Mahmut II devirlerinde imha ettirilmiştir. Tarihî belgelerin kıtlaşması, konu üzerindeki araştırmaların gelişmesine ve canlanmasına olanak vermemiştir. Alevî - Sünnî inanç farkını düşmanlığa dönüştürmek de çıkarı olanların, el altından yaptıkları propagandalar ve kışkırtmalar yüzünden, yüzyıllar boyu, Hünkâr Hacı Bektaş Veli nin tanıtılması ve o konuda araştırmalar yapılması büyük ölçüde engellenmiştir.
Hz. Muhammed'in ölümünden sonra İslâm toplumu iki büyük guruptan oluşuyordu. Bunlardan birini, dinî inene ve düşünce yönünden İslâm ilkeleri» ne içtenlikle bağlı olanlar, ,Hz. Muhammed'in akrabası, yakın yardımcıları, İslâm Peygamberine gönülden inananlar; diğer gurubu ise, İslâmiyet'i zorda kaldıkları için veya ilerde çıkar sağlayacaklarını hesaplayarak kabul edenler teşkil ediyordu. Hz. Muhammed'in «Münafık» olarak tanımladığı bu kişiler, İslâmiyet'i bir devlet gücü sayıyorlar, Gelişecek ve zenginleşecek İmparatorluk ta etkin mevkilere geçmek için her yolu haklı ve meşru görüyorlardı.
Hz. Muhammed'in ölümüyle doğan boşluk ve bir dereceye kadar şaş-kınlık ortamı içinde, Ali ve onun soyundan gelenler ve aynı düşünceyi paylaşan diğer Müslümanlar, politik mevkilere itibar etmediler. İslâm'ı İnsanlığı yücelten bir inanç müessesesi olarak gördüler. Tarihin akışı boyunsa da Muharnmed Ali soyundan gelenler halkın sevgisi ile yetindiler. Haksızlığa ve zulme karşı direndiler. Alçak gönüllü olmaları, zülüm ve işkence görenlerin ıstıraplarını paylaşmaları, Ali soyuna, hükümdarların erişemeyeceği bir sevgi ve saygınlık sağladı. Bunu çekemeyen Emevî ve Abbasî soyundan gelen hükümdarlar ve bunları izleyenler, Ali soyuna ve onları sevenlere karşı, sadece devlet gücünü değil, taassubu ve çoğu kez kendi tez-gâhladıkları inanç ayrılıklarını baskı aracı olarak kullandılar. Hacı Bektaş Velî'nin Anadolu'ya geliş yıllarında da bu ha! sürmekdeydi. Kaba kuvvet yönünden zayıf durumda bulunan Ehli Beyt sevicileri, varlıklarını koruyabilmek İçin, inançlarını, ayinlerini ve törenlerini gizlemek yolunu seçtiler. Alevî Sırrı, Bektaşî Sırrı diye anılan bu gizlemenin doğal sonucu olarak, Hacı Bektaş Velî'nin yaşantısı, kişiliği ve buna bağlı olarak Alevî Bektaşî yolu konusunda araştırma yapanlar, aşılmaz bir sır perdesi ile karşılaştılar. Alevî Bektaşî inancının içyüzünü bilenler sırrı fâş etmek korkusu ile suskun kalırken, dışarıdan konuyu incelemek isteyenler yanlış veya uydurma bilgilerle gerçeği anlattıklarını sandılar.
Anadolu'daki Alevî Bektaşî toplumunun tamamına yakın büyük çoğunluğunun bağlı bulunduğu Hacıbektaş Çelebilerinin, Cemalettin Çelebi'nin «Müdâfaa» adlı kitabı dışında hiç bir yayın yapmamalarının nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Müdâfaada Hacı Bektaş Velî'nin evliliği konusu ve bazı vakıf kayıtları dışında bilgi verilmemektedir. Sır vermemek geleneğinin ve bunu tamamlayan dış baskının etkisi ile de olsa, en inanılır bilgileri vermek durumunda olan Hacıbektaş Çelebilerinin bu konuda kendilerine düşen özeni göstermedikleri veya gösteremedikleri kuşkusuzdu>.
Hacı Bektaş Veli ve Alevi Bektaşi yolu konusunda temelden bir bilgi ve görgü almadan faydalanılan kaynakların sağlıklı olup olmadığını saptamak zordur. Gerçek mehengine vurmak olanağı bulunmadan, eskiden yazılmış her eserin tarihî belge sayılması, gerçekleri saptamadaki yetersizliğin en önemli nedenlerinden biridir. İlmî bir amaçla olsun veya belli bir dinî veya bir ideolojiyi yayma amacı ile olsun dış ülkelerdeki ve ülkemizdeki yapıtların büyük çoğunluğu bu tür bilgilerden doğan yargıları yansıtırlar. Eski tarihlerde yazılmış diye değer verilen, çok garip ve uydurma anlatımlar içeren pek çok kitap, konuyu aydınlatmakdan çok, araştırmacıları içinden çıkılmaz çelişkilere sürüklemiştir.
Hacı Bektaş Velî'nin insan oğlunun yaşantısına ve insanlık anlayışına yön vermedeki ve izinin canlılığını sürdürmekdeki etkinliği çağdaşı düşünürlerle ölçülemiyecek bir düzeydedir. Alevî - Bektaşî toplumunda inanç, ahlâk, sosyal yaşantı ve dil, O'nun devrindeki saflığını ve sağlığını korumaktadır. Hacı Bektaş Velî, türbesinde değilde sanki her evin içinde, her toplantı m n arasında nefes alırcasına yaşamaktadır. Böylesine bir etkinlik geniş ülkelere dağılmış büyük insan topluluklarını kapsamaktadır. Bu nedenle Hacı Bektaş Velî adı ve saygınlığı, bazı kişi ve çevrelerde çıkar sağlama eğilimi doğurmuştur. İdeolojik veya kişisel amaçlarla, en küçüğünden, kendisini uydurma Dede • Baba ilân edenlerden, Hacı Bektaş Velîyi kendi ideolojisinin adamı olarak tanıtmak isteyen geniş ve sistemli çalışan güçlere kadar, her perdeden bir saz çalınmaktadır. Tabiî ki kendi çapında ve kendi makamından. Hacı Bektaş Velî'nin çağımıza kadar ulaşan ilkeleri, toplumsal inancın temel unsuru olarak saflığım korumakla beraber, Çelebiler ve Dedelerle, Alevî • Bektaşî toplumu arasındaki bağlantının çeşitli nedenlerle hızla dağılması, özellikle bu toplumun gençlerini bir bilgi ve inanç boşluğu, yıkıntısı içinde bırakmıştır. Gerçeğin bulunmadığı yerde yalan vardır. Hasıl olan boş-luğun, mutlaka bir şeyle doldurulacağı bir doğa kanunudur. Su nedenle Hünkâr Hacı Bektaş Velî'nin yeryüzüne dağıttığı birlik, dostluk, kardeşlik ve sevginin her türlüsü başka yönlere giden kanallara akma olasılığı iie karşı karşıya kalmıştır. Bu durumda soyundan aktarılan bilgilerden yararlanamayan Alevî - Boktaşîlerin özellikle gençlerin, yetersiz ve sağlıksız bilgilerle beslenen ve ters yönde oluşan yargılarının aydınlık ve doğru yola çıkarılması giderek daha da güçleşecektir.
Hacı Bektaş Velî'nin yaşantısı vs kişiliği konusunda araştırma yapan-lar genellikle kaynak yokluğundan yakınırlar. Hacı Bektaş Velî tararından yazılmış bir kitap olmadığını ve çağında veya ondan sonraki çağlarda yakınlarının yazdığı mehaz (kaynak) olacak nitelikde yapıtların bulunmadığını söylerler.
Gerçekden de günümüze kadar Hacı Bektaş Velî'nin yazdığı bir kitap ele geçmemiştir. Asi: Arapça olan «Makâlât» veya «Makâlatı Hacı Bektaş Velî >> adındaki kitabın da Hacı Bektaş Velî tarafından yazıldığı kesin ve inandırıcı bir biçimde kanıtlanmamıştır. Kitabın düzenlenme şekli, Hacı Bektaş Velî'nin düşüncelerinden ilham alan bir kişinin, Seyyid Saâdeddin veya ona yakın başka birisi tarafından yazıldığı kanısını vermektedir. Makâlât, Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat'dan oluşan dört kapı ve bunlara bağlı olarak Kırk Makam ve Tevellâ, Teberra akidesini kapsayan çok sınırlı bir konu üzerinde yazılmıştır.
Diğer bir kitap «Menakıbı Hacı Bektaş Velî» diğer adı ile «Vilâyetnâme» nin Hacı Bektaş Velî'nin ölümünden yaklaşık iki yüz yıl sonra yazıldığı sanılmaktadır. Yazarının kim olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Ali Çelebi veya Firdevsîi Rûmî olduğu bazı araştırmacılarca kabul edilmekle beraber bu da kesin değildir.
Vilâyetnâme adından da anlaşılacağı üzere bir Menâkıb kitabıdır. Bu niteliği itibariyle tarihî ve bilimsel bir kaynak sayılamaz. Dili ve üslûbu bakımından çağının en güzel eserlerinden olmakla beraber, verdiği bazı bilgilerin resmî kayıtlara paralel olmaması kaynak olarak yararlanılma niteliğini ve oranını olumsuz yönde etkiliyor. Bunun dışında Hacı Bektaş Velî ve onun soyundan gelenler tarafından meydana getirilmiş doyurucu bilgi vere bir kitaba rastlamıyoruz. Araştırmacıların kaynak bulamamak talihsizliği ile karşı karşıya kaldığı kanısını doğuran bu hâl, konu üzerindeki yayın çalışmalarında caydırıcı bir etken olmaktadır. Kitap olarak bir kaynak kısırlığı söz konusudur.
Konu üzerinde en geniş ve verimli kaynak Alevî Bektaşî ozanlarının nefesleri, devriyeleri, düvazları ve mersiyeleridir. Bu alanda da yüzeysel edebî incelemeler dışında, sosyal ve tarihî gerçekleri aydınlatacak araştırmalar yapılmamıştır,
Şimdiye kadar Hacı Bektaş Velî ile ilgili araştırmalar, belgeler ve yeni bulgulardan çok, daha önce yazılmış olanların nakline ve yorumuna yönelik olmuştur. En fazla el yazmalarına inilebilmiştir. Devlet arşivlerinde ve özel kişiler elinde bulunan belgeler üzerinde hemen hiç bir araştırma yapılmamıştır. Geçmiş çağlarda yerine konulması olanaksız bir çok kitap ve belgenin yok edildiği kuşkusuz. Bununla beraber saklanabilmiş, korunabilmiş değerli bilgiler içeren belgelerin bulunma olasılığını da gözden uzak tutmamak gerekir. Yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğunun askerî gücünü oluşturan Yeniçeri Ocağı ve Hacı Bektaş Velî Dergâhı, tekkeler ve zaviyelerle ilgili arşiv vesikaları, vakıf kayıtları, fermanlar, kubbe altı kararları ve benzeri belgeler pek çok konuya ışık tutabilir.
Hünkâr Hacı Bektaş Velî'nin kimseye nasip olmayacak ölçüde sevil-mesi, sayılması ve özellikle Alevî Bektaşîlerce içlerinde halen yaşıyormuş gibi yakından tanınmasına karşın, yaşantısı ve kişiliği konusunda pek az yayın yapılmış olmasının bilmediğimiz nedenleri de olabilir. Ne olursa olsun, konuya karşı yeterli ilginin gösterilmemesi halinde, gelecek kuşakların gittikçe artan oranda bir bilgi boşluğuna düşeceklerini varsaymak gerek. ,
Bu kitabı yayınlamakdan amacım, boşlukları doldurmak, eksiklikleri tamamlamak, hastalığı tedavi etmek değildir. Buna gücüm de yetmez. Üstelik Hacı Baktaş Velî'nin gerçek kişiliğinin anlatımına inandırıcılık sağlamakta çeşitli nedenlere dayalı güçlükler de var. Geiecekde bu konuda incelemeler yapacak, Hacı Bektaş Velî'yi içtenlikle seven, en azından gerçeklere saygılı araştırmacıların dikkatlerini uyanık tutmayı başarabilirsem bu benim için mutluluk olacaktır. Hünkâr Hacı Bektaş Velî'yi, gerçeklerin sınırını zorlamadan ve sadece bu amaçla anlatabilirsem bunu hayatimin en büyük başarısı sayacağım. Soyu, inancı ve yaşantısı ile Hünkâr'ı özden ta-nıyıp bilenlerin gönüllerini ferahlatacak, anılarını yenileyecek biçimde onun kişiliğini ve yolunu sunabilirsem kutsal bir hizmet yapmış olmanın hazzını duyacağım.
Kusurlarımı ve eksikliklerimi umarım sevgili okuyucularım bağışlarlar.
A. Celâlettin ULUSOY
BÖLÜM I
HACI BEKTAŞ VELİ DİN, BİLİM ve SOSYAL AÇIDAN
Yeni Çağ düşünce sisteminin, Orta Çağ inançlarıyla pençeleştiği bir ortamda, insanoğlunun yaşantısına yön vermesiyle, arkasında bıraktığı izin canlılığı, devamlılığı ve genişliğiyle Hacı Bektaş Velî, çağdaşı olan tüm düşünürlerin öncüsü ve uyarıcısı sayılmaktadır. Hacı Bektaş Velî, özellikle Alevî Bektaşî toplumunda inanç, ahlâk, töre ve dil alanında başlıca kaynağı oluşturmaktadır. O'nun dinamik etkinliği geniş alanlara dağılmış büyük insan topluluklarını kapsamaktadır. Ülkemizdeki Alevî Bektaşîlerden başka Balkan ülkelerinde yaşayan Müslüman halkın büyük çoğunluğu da dinî inanç ve yol bakımından Hacı Bektaş Veliye bağlı bulunmaktadır. Birçoğu ortadan kaldırılmış olmakla beraber Yugoslavya, Arnavutluk, Bulgaristan ve Romanya'da sayısız denecek kadar çok, Bektaşî Tekke ve Zaviyelerinin varlığı bunu kanıtlamaktadır, (örneğin; Budapeşte'de ünlü Gülbaba, Dimetoka'da Seyyid Ali Sultan, Kahire'de Kaygusuz Abdal) Çağ yönünden ve ülke yönünden düşüncelerini ve inançlarını böylesine etkin ve sürekli kılmasının nedeni, Hacı Bektaş Velî'nin felsefesinde, sosyal yaşam unsurlarının ön plânda tutulmasına bağlanmaktadır. Hacı Bektaş Velî'nin toplum inancına yerleştirdiği kurallar, çağların akışı ile değişmemiş yeniliğini ve uygulanabilir niteliğini korumuştur. Onu seven, sayan ve içtenlikle inancını ona bağlayan kişilerin sadece düşüncesinde değil yaşantısında da Hacı Bektaş Velî sağdır, canlıdır. Alevî Bektaşîier, Hacı Bektaş Velî'nin ilkelerini bu nedenle kuşakdan kuşağa değiştirmeden geçirmeyi başarmışlar, geleneklerinin ve inançlarının saflığını korumuşlardır.
Şimdiye kadar yapılan araştırmalarda, Hacı Bektaş Velî tarafından ya-zılmış bir kitap veya divan, şiir gibi herhangi bir yapıta rastlanamamıştır. Bazı devirlerde Alevî Bektaşîlere ait belge ve kitapların tümü ile imha edildiği bilinmektedir. Böyle de olsa Hacı Bektaş Velî gibi çok ünlü bir kişinin kitabının veya bir şiirinin kimse tarafından bilinmeyecek bir biçimde ortadan kaldırılmış olması ve unutturulması düşünülemez. Hacı Bektaş Velî'nin çağındaki teknik olanaksızlıklara rağmen inancını ve felsefesini mucizevî bir güçle yayması ve yerleştirmesi toplumsal şuurun, nefeslerle, deyişlerle ve çevresindeki erenlerin söyleşileriyle uyarılmış olmasına bağlanabilir.
Hacı Bektaş Velî ile ilgili olarak üzerinde çok söz söylenmiş olan «Makâlât» veya «Makâlât-ı Hacı Bektaş Velî adında bir kitap var. Aslında Arapça olan Makâlât'ın Hacı Bektaş Velî tarafından yazılmış olduğu söylenegelmiştir. Ancak bu kesin ve inandırıcı bir biçimde kanıtlanmamıştır. Yaklaşık 50 sayfalık küçük bir kitap olan Malâkât'ın giriş kısmı, Hacı Bektaş Veiî'-den edinilen bilgilerin nakledildiğini göstermektedir. «Bismiliâhirrahmanirrahîm» diye başlayan önsöz şöyle devam etmektedir:
Şükür ve minnet sipâs ol Tanrı Tebârek'e ve Tadlâ Hazreti'ne kim
Biz zayıfları yokdan vâreyledi
Ve dahi imân rûzi (nasib) kıldu
Ve cümle cem-i mahlûkatın rızkım malûm ve maksûm etli (bölüştürdü).
Ve dahi salavât ve selâm ol Peygamberler Serveri'ne ve Mürseller
Ulusuna ve Enbiyâ ve Evliyanın Mih-teri'ne (büyüğüne) olsun kim.
Dügeli âlemi onun dostluğuna yarattu
Ve dahi onun Eshâbına, Ehl-i beyti'ne selâm olsun kim, yeğrek kavimdir
ve arı ehlidir.
0 döne geldi islâm ehlinin ol muteber ruhunu ahireite merhum ve
mağfur (affedilmiş, yarlıganmış) kıldı.
Pes, salavât ve selâm ol Rasülûllah Hazretine ve Eshâb ve Ehline,
ol esrar sözlü.
Ve gelûcesi tuzlu,
Ve lâtif sözlü,
Ve güler yüzlü,
Erenlerin hası,
Ve Makâlât ıssı,
Ve genc-i hakikat
Ve tertib-i maarif et
Ve ehl-i tarikat
Ve müftî-yi kavm-i şeriat
Ve makam ehli
Ve sevmez cehli,
Ve Sahib-i Genc-i Ulûm (Bilimler)
Ol kutb-u âlem-i malûm,
Sultan Hacı Bektaş El Horasanı,
Rahmetullah-ı Aleyh
Ol din çeragı,
İmam Nurunun bağı,
Ve erenlerin durağı
Böyle beyan kılur kim.
görülüyor ki, Makâlât'ın bundan sonra gelen metni-Hacı Bektaş Velî'nin beyanı olarak gösterilmekle beraber, başka bir kişi tarafından nakledilerek meydana getirildiği anlamı var. Makâlât'ın ilk nüshasında da bu giriş bölümü varsa, kitabın Hacı Bektaş Velî'nin ölümünden sonra yazıldığı rahatlıkla söylenebilir.
Makâlât'ın başka bir yerinde:
«Seyyie Saadeddin, kendü kerem lûtfünden bir kaç letâif ve asaib beyitler buyurur:
Bu makama kim ire
İşbu nakdi kim dire
Varlığın Hakka vire
Cümle âlem içinde
Kim bu esrara irmedi
kendözünü dirmedi
Bu aşkdan esrimedi
ömrü zilam içinde
Varlık yokluk birdürür
Aşk sevisi birdürür
DünyaAhret birdürür
Aşkî kadîm içinde
deniliyor. Buradaki Seyid Saadeddin'in Hoca Saadeddin veya Said Emre olması muhtemel. Hoca Saadeddin'le Said Emre'nin aynı kişi olduğunu söyleyenler var. Dil ve üslûb yönünden de bu şiirin ve nakil suretiyle de olsa makâlât'ın Said Emre tarafından yazılmış olması kuvvetli bir olasılık.
Makâlât'ın bölüm başlıkları kapsamını açıklamaya yeterlidir.
«Evvel bölük Âbidlerdir. (İbadet edenler)»
«İkinci güruh Zâhidlerdir. (Takva sahihleri)»
«Üçüncü güruh Maarifet ehli»
«Dördüncü güruh Mühibler»
«Bu bab Şeytan ahvalin beyan eder»
«Evvel bab oldur ki Âdem, Tanrı Taalâ Hazreti'ne kaç makamda erer
ve dost olur onu beyan eder»
«Bu bab Şeriat makamların bildirir»
«Bu bab Tarikat makamların bildirir»
«Bu bab Maarifet'in makamların bildirir»
«Bu bab Hakikat'm makamların bildirir»
«Bu bab Arif sual eder kim»
«Bu bab Maarifet'in maaruf cevabın beyan kılur»
«Bu bab Tevhidü'l maarifi beyan kılur»
«Bu bab Âdem Aleyhisselâm sıfatın beyan kılur»
Alevî Bektaşî inancındaki dört kapı ve kırk makam Makâlât'ın esas konusudur. İlgili 135 ayet'in Türkçe anlamı çok kısa sözcükler ve tümcelerle açıklanmıştır.
Hacı Bektaş Velî ile ilgili araştırma yaparken, kendi yazdığı bir yapıtı üzerinde incelemede bulunmayı zorunlu saymak, kanımızca gerçekçi ve yararlı bir görüş değildir. O'nun bizzat hazırladığı bir kitabın elimizde bulunması, elbelle ki incelemelerin daha sağlıklı olmasını sağlardı. Fakat Hacı Bektaş Velî'nin kişiliğindeki özellik bunu zorunlu kılmamaktadır. Eğer Hacı Bektaş Velî bir yazar veya bir şair olsaydı, bir yargıya varmak ancak onun eserlerini okumakla mümkün olabilirdi. Çağımız düşünürlerinin ittifakla kabul ettikleri gibi Hacı Bektaş Velî:
Kişisel ve toplumsal ilişkilerdeki insanlık anlayışını oluşturan sosyal yaşantıyı, çağının çok ilerisine götürerek geliştirmiştir. Taassubu etkisiz kılmış, dinî inançla hümanist bir reform gerçekleştirmiştir.
Türk Diline yeniden sağlık kazandırmış, edebiyat tarihimizin en duygusal türü olan halk edebiyatının temelini atmıştır.
Türk-İslâm kültür ve geleneklerinden oluşan temel üzerinde güçlü bir ahlâk sistemi geliştirmiş ve bunu toplum içinde uygulamıştır.
İnsanlara, kendi özbenliğinde kötülüklerden arınmayı diğer insanları sevmeyi, saymayı ve toplum içinde sevgi ve barışa yönelmeyi etkin biçimde öğretmiştir.
Hacı Bektaş Velî'nin bu niteliklerini ve çok yönlü kişiliğini sadece bir kitabın incelenmesiyle anlatmak olanaksızdır.
Hacı Bektaş Velî'yi anlayabilmek ve anlatabilmek için, var olan kaynaklar, sanıldığının aksine, hiç az değildir.
Şimdiye kadar, Hacı Bektaş Velî ile ilgili olarak çalışma yapan araştırmacılar ve yazarlar, hazır kitaplardan ve makalelerden yararlanma yolunu seçmişlerdir. Arşivlerde ve eski belgeler üzerinde tarihî gerçeklere ışık tutacak yeni bilgiler bulmak çabasını göstermemişlerdir. Böylesine bir inceleme sonucun da çok sayıda ferman, vakıf kaydı, mahkeme ilâmı, Kubbe Altı kararları, mektuplar ve benzeri belgelerin bulunacağı kuşkusuzdur. Özel kişiler elinde bulunan belgeler bir tarafa, kitaplıklardaki el yazmaları bile yeterli düzeyde bir araştırma ve değerlendirme yapılmamıştır. Orta Çağ taassubunun etkin olduğu bazı dönemlerde, değerli el yazmalarından büyük bir bölümünün yok edildiği düşünülse bile, çeşitli kişiler elinde çoğaltılmamış el yazmaları bulunduğunu kabul etmek aşırı bir iyimserlik olmamalıdır. Hacıbektaş Dergâhında veya Çelebi ailesinde bu konuları içeren bir kitablığın kurulamamış olması bilimsel araştırmalar için üzüntü verici bir eksiklik olarak tanımlanmaktadır. Tekkelerin kapatılmasından önceki durumu bilenler, aslında, o zaman da dergâhda doyurucu nitelikde ve genişlikde bir kitaplık bulunmadığını söylemektedirler. Ne zamandan beri bu böyledir? Şimdilik bu soruyu kesin olarak yanıtlamak olanaksız. Yaşlı ve konu üzerinde bilgi sahibi bazı kişiler, Çelebi ailesinde eskiden kalma çok sayıda el yazması kitap bulunduğunu, Mahmut II tarafından Amasya'ya sürgün edilen Hamdullah Çelebi nin(1) bu kitapları beraberinde götürdüğünü, aşırı derecede bencil olan bu zatın kitapları kimseye göstermediğini, çocuksuz öldüğü için kendisinden sonra kitapların kaybolduğunu söylemektedirler. Gerçeği ne ölçüde yansıttığı bilinmemekle beraber, bu söylentiler gösteriyor ki el yazması olarak bir kaynak vardır ve bu kaynak da arşivlerdeki belgeler gibi el sürülmemiş bakir bir durumda bulunmaktadır.
Başka önemli bir kaynak da Alevî Bektaşî ozanlarının nefes, devriye, düvaz ve mersiyeleridir. Bu şiirlerin Hacı Bektaş Velî ile ilgili olanlarında genellikle esatiri bir hava vardır. Alevî Bektaşî şiirlerinin hemen tümünde doğrudan veya dolaylı olarak Hacı Bektaş Velî fizik üstü gücü ile görüntüdedir. Alevî Bektaşî Edebiyatı diyebileceğimiz bu türde halka has saflığı yansıtan arı ve duru bir anlatım, Allah'a saygı yanında sevgi ve yakınlık ifade eden bir içtenlik, Muhammed, Ali, On İki İmâm ve Hacı Bektaş Velînin ululuğundan duygulanan coşkulu bir üslup vardır. Kötülükleri, kinleri kınayan, gönülden gönüle sevgi bağları kurmaya çalışan gerçek aşka yönelik bir hava esmektedir. Alevî Bektaşî Edebiyatında duygusal yönün hissedilir bir ağırlığı olmakla beraber, özellikle nefes türün de Hacı Bektaş Velî'nin ilkelerine ve yolun kurallarına değinen ve dolayısıyla bu konuda gerçek bilgi veren çok sayıda şiir vardır.
Menkıbeler, pozitif bilim sınırlarını aşan bir görüşü yansıtırlar. Çağınız insanına inandırıcılıktan ve bilimsel değerden yoksun bir imaj verirler. Gerçekten de menkıbelerde metafizik güç her olaya insan mantığım zorlayacak ölçüde girmiştir. Bu menkıbelerin doğduğu çağlarda, toplumun üstün düzeyde sevgi ve saygısını kazanmış ulu kişiler, genellikle, fizik üstü kudretleri için de anlatılmıştır. Onları, sıradan insanlar gibi, normal ölçüler içinde görmek kamu vicdanını doyurmamıştır. Bu itibarla gerçek olaylar, mucizeler ve esatiri olaylarla sembolize edilerek, halkın hazla dinlediği menkıbelerle anlatılmıştır. Menkıbelerde Ahmet Yesevî, yanmakda olan köseğiyi Rûm Diyarı'na (Anadolu'ya) atar. Hacı Bektaş Velî, bu meşalenin düştüğü yeri yurt edinecektir. Tarihin ilk çağlarından beri bilimin ve aydınlığın simgesi olan meşale ile Hacı Bektaş Velî Anadolu'ya bilim ve uygarlığı getirmiş olmaktadır. Elin de kılıç değil meşale tutmaktadır. Donu güvercindir. Rûm Erenleri onu Anadolu'ya koymak istemezler. Hacı Tuğrul'u doğan (yırtıcı kuş) şeklinde üzerine gönderirler. Hacı Bektaş Velî, hışımla gelen Hacı Tuğrul'u boğazından yakalar «Biz size mazlum suretinde geldik, siz bizi zâlim donunda karşıladınız. Güvercinden daha mazlum bir yaratık bulsaydık onun donuna urunur da gelirdik» der.
Bu Menkıbe, Hacı Bektaş Velî'nin Anadolu ya barışçı amaçla geldiğini en hoş bir biçimde açıklıyor. Erenlerden de olsa, insanlarda kıskançlık eğiliminin bulunduğunu, bu eğilimin dostluk ve iyilikle giderilebileceğini simgeliyor. Hacı Bektaş Velîyi anlatan menkıbelerde üslup çekici ve sevimli, amaçladığı düşünce güçlüdür.
Hacı Bektaş Velî'nin felsefesinin incelenmesinde diğer önemli ve verimli kaynak Alevî - Bektaşî toplumunun inanç, ahlâk, töre ve dil varlığıdır. Ülkemizde ve bir o kadar da ülkemiz dışında yaşayan büyük bir insan topluluğu, yüzyılların oluşturduğu bir bilinçle Hacı Bektaş Velî'yi,Çok iyi tanımaktadır. Hacı Bektaş Velî'nin getirdiği hümanist felsefe, her saat onların günlük yaşantıları içindedir. O'nun şahsında sembolize olan Alevî-Bektaşî kültürü halen yaşayan kuşaklara kadar kopmadan ulaşan canlı ve inandırıcı bir bilgi kaynağıdır. Hacı Bektaş Velî'den sonra dünya güneşin çevresinde yüzlerce defa dönmüştür. Anlayışlar, yaşantılar, sosyal düzen ve hatta yeryüzü büyük ölçüde değişmiştir. İnsanlığın geleceğini yüzyılların ötesinden gören, kişileri ve toplumu insanlığın temel idealine yönelten Hacı Bektaş Velî'nin çağındaki inançlarla, ona bağlı toplumun bu günkü inançları arasında, bazı küçük ayrıntılar dışında hemen hemen fark yok gibidir.
HACI BEKTAŞ VELÎ'NİN KİŞİLİĞİ
Hacı Bektaş Velî'nin kişiliği konusunda bilimsel gerçekleri yansıtan, olumlu veya olumsuz duygusallıkların yansıtılması dışında bir araştırma ürününe rastlanmamaktadır. Dini inanç farklılıkları yüzünden bazı ön yargı ve belirli amaçlarla, gerçeklere çok defa saygı gösterilmemiştir. Kimi yazarlar, Hacı Bektaş Velî'nin ilke ve inancının ne olduğunu anlamak fırsatını bulamadan, onu körü körüne kötülemek eğiliminden kendisini kurtaramazlarken, bazı yazarlar da O'nu, olduğu gibi değil, kendisinin istediği gibi göstermek yolunu tutmuşlardır.
Kasıtlı veya kasıtsız, Hacı Bektaş Velî'yi olduğu gibi değil de kendisinin İstediği gibi göstermek isteyenler daha önceleri de vardı. Çağımızda bu gayretler ve çalışmalar daha da çoğalmıştır. Hacı Bektaş Velî'yi gerek yetiştiği ortam ve gerekse edindiği bilgiler bakımından hiç tanımayan, buna karşın, hiç bir kaynağa dayalı olmadan O'na sayfalar dolusu sözler söyletip, şiirler yazdıran çok sayıda yazar vardır. Dayandığı kaynağın ne olduğu bilinmeden ve çağının diline ve üslûbuna uygunluğu araştırılmadan Hacı Bektaş Velî'ye ait olduğu ortaya atılan bu vecizelerin ve şiirlerin iyi niyetle nakledildiği ve hatta O'nun düşüncelerine paralel olduğu kabul edilse bile, bu tutum, O yüce insana duyulan saygı ile bağdaşamaz. Hacı Bektaş Velinin kişiliği ne ise odur. Hacı Bektaş Velî'nin gerçek kişiliğini dışarıdan hiç bir katkı yapmadan anlatmak, O'nun yüceliğini açıklamak için yeterlidir. Aslında O'nun ilkelerini kutsal bir emanet olarak benliğinde korumuş, saygı ve sevgisini nesilden nesile sürdürmüş olan büyük insan toplulukları, Hacı Bektaş Velî'nin gerçek kişiliğini en iyi biçimde bilmektedirler. Hacı Bektaş Veli’nin kişiliğini belirli hatlarıyla açıklayan çağında yazılmış bir kitap veya belgenin bulunmayışı ondan sonra yazılanların ve söylenenlerin, kasıtlı veya kasıtsız çok değişik olmasına olanak hazırlamıştır. Gerçeği seçip ayırmak, yaşantı yakınlığından ve çevre görgüsünden yoksun araştırmacılar için çok zordur. Hacı Bektaş Veli’nin insan toplulukları üzerindeki etkin gücü nedeniyle, politik veya ideolojik amaçlarla O'nun düşüncelerini, istenen düşünce sistemine paralel göstermek için yoğun çaba harcanması konuyu büsbütün karmaşık bir hale sokmuştur. Hiç bir saklı amaç beslemeden, içtenlikle Hacı Bektaş Velî'ye bağlı bulunan, ssvgisin-den haz duyan kişiler, toplum için de gerçeği savunacak güçtedir. Ancak, kuşakdan kuşağa geçerek gelen gerçek bilgilere ilgisizlik içinde bulunan bu insanların, inançlarına sahip çıkmamaları halinde, yakın bir gelecekde çok kişi için, Hacı Bektaş Velî, ya hiç benzemediği bir görünümde olacak veya tarihin derinliklerinde kalan bir isim olarak anılacaktır.
Hacı Bektaş Velî'nin, bütün bunlara rağmen, bildiğimiz yönleri bilmediklerimizden fazladır. Özellikle büyük halk topluluğunun, kişisel ve toplumsal yaşantısı olarak, Ata-Dede görgüsü olarak âdetlerinde, törenlerinde, inançlarında Hacı Bektaş Velî'nin yolunu özbenliğinde duyması, O'nu sevenler ve gerçek araştırmacılar için büyük şanstır.
O'na :
«Zübde-i Evliya» (Evliyaların en seçkini)
«Kutb-ül-Ârifîn» (Ariflerin en ileri geleni)
«Gavs-ül-Vâsılîn» (Hakikate ve maarifete ermiş olan Kâmillerin başı)
«Erenlerin ser çeşmesi» (Erişmişlerin baş kaynağı)
«Pîr-i Tarikat» (Yolun kurucusu, büyüğü)
ve çağımızda,
«Mukaddem-ül-Mütefekkirîn» (Düşünenlerin öncüsü) karşılığı olarak «Düşünür» tanımlamaları yapılmıştır ve yapılmaktadır.
Kanımızca Hacı Bektaş Velî'de bu sıfatların hepsi vardır. Onun kişiliği bu tanımların birleştirilmesi ile oluşur.
HACI BEKTAŞ VELÎNİN SOYU VE YAŞANTISI
Hacı Bektaş Velî, Horasan'ın Nişâbur kentinde dünyaya gelmiştir. Babası İbrahim Sanî diye anılan Seyyid Muhammed, anası ünlü bilgin Ahmet Âmil Nişâburî'nin kızı Hâtemdir.
Doğum tarihini gösteren tarihî bir belge günümüze kadar bulunamamıştır. Cemalettin Çelebi «Müdafaa» adlı kitabında Hacı Bektaş Velî'nin 645 (1247 ….1248) tarihinde doğduğunu belirtiyor(2).
Abdülbâki Gölpınarlı, Giritli Derviş Ali tarafından kopyası çıkartılan VilâyetNâme'nin ilk yaprağında Hacı Bektaş Velî'nin doğum tarihinin 606 (1209 …..1210) şeklinde yazılı olduğundan bahsediyor(3).
«Tevarihi Mevlevîye» de bu tarih 639 (1241 ……1242) olarak gösteriliyor(4).
Âlî'nin «KûnhülAhbâr» ında Hacı Bektaş Velî'nin doğumu 646 (1248……1249) tarihindedir(5).
«Bektaşîliğin İçyüzü»nde «Hazreti Pîr'in tarihî Velâdetleri doğumu bütün rivayet ve menkulat hilafına (anlatılanların aksine) olarak 639 640 (1242 ……1243)'dür denilmektedir(6).
«Mezhepler ve Tarikatlar tarihî» Hacı Bektaş Velî'nin doğum tarihini 1242 1243 olarak kabul etmektedir(7).
VilâyetNâme'deki şerhte ve Tevarihi Mevlevîye'de kaynak gösterilmiyor. Müdafaa'da padişah fermanları ve bazı resmî belgelerin fotoğrafları kitaba eklenmiş. Ancak, bu belgeler içinde Hacı Bektaş Velî'nin doğum gününü gösteren bir açıklama yok. Hacı Bektaş Velî soyundan gelen bir kişi olarak Cemalettin Çelebi'nin verdiği tarihi özel kayıtlardan yararlanıla rak çıkartılması ihtimaline bağlarsak, aksi, belgelerle sabit oluncaya kadar gerçeğe en yakın tarih olarak kabul edebiliriz.
Hacı Bektaş Velî'nin soyu, Vilâyet-Nâme ile bazı el yazmalarına, Alevî-Bektaşî geleneklerine ve nefeslerine göre Hz. Muhammed'e bağlanır. Bu itibarla Hacı Bektaş Velî ve onun soyu Evlâd-ı Rasûl olarak tanımlanır.
«Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş Velî» diğer adı ile Vilâyet-Nâme'de Hacı Bektaş Velî'nin soyu İbrahim Sanî diye anılan Seyyid Muhammed, Musa Sânî, İbrahim Mükerrem Mûcab, İmam Mûsa Kâzım şeklinde On İki İmâm'-ların yedincisi olan Musa Kâzım'a bağlanmaktadır(9).
Cemalettin Çelebi Müdâfaa'da soy dizisini şu biçimde veriyor :
Seyyid İbrahim Sânî
Seyyid Musa
Seyyid İshâk
Seyyid Muhammed
Seyyid İbrahim
Seyyid Hasan
Seyyid İbrahim
Seyyid Mehdî
Seyyid Muhammed Sânî
Seyyid Hasan
Seyyid Mükerrem Mûcab
İmam Mûsa Kâzım (10)
Hacı Bektaş Velî'nin soy dizisi bazı farklarla şöyle de gösterilmektedir :
Musa .
İshâk
Muhammed
İbrahim
Hasan
İbrahim
Mehdî
Muhammed
Hasan
İbrahim Mükerrem Mûcab
Musa Kâzım (11)
Bektaşîliğin içyüzünde soy dizisi daha kısa olarak sayılıyor:
Seyyid Mehmet Vâridü'l Horasanî
Seyid Ali Harunü'l Horasaniyyü'n Nişâburî
Seyid Cafer Tayyar
Seyid İbrahim Sânî
Seyid Musa Sânî
Seyid İbrahimü'l Mükerremü'l Mûcab
İmâm Musayı Kâzım (12)
İmâm Mûsa Kâzım, Abbas oğullarından HarûnReşid'in emriyle 786 yılında zehirlenerek öldürülmüştü. Ondan sonra İmamet makamına geçen oğlu Ali Rıza, yerleşmek niyetiyle Nişâbur'a, oradan da Merv şehrine gidiyordu. Tûs'da tutulduğu hastalıkdan kurtulamadı Senâbâd'da toprağa verildi. İmam Ali Rıza'nın kardeşi Mûcab lakabıyla tanınan İbrahimde Horasan'a yerleşmişti. Bir süre sonra Horasan yakınlarında Senâbâd kentinde öldü. İbrahim Mükerrem Mûcab'ın torunları, Hünkâr Hacı Bektaş Velî'nın Anadolu'ya gelişine kadar Horasan'da kaldılar. Bu devrede, Hacı Bektaş Velî'nin soyunun yaşantısını belirten belgelere rastlanmamaktadır. Belge yokluğu, büyük bir ihtimalle şu durumdan kaynaklanmıştır . Arap egemenliği o çağda giderek zayıflamış; fakat, bu sefer de doğudan daha korkunç bir Moğol saldırısı Türkistan'da ve İran'da büyük bir panik havası yartmıştı. Horasan ve çevresinde istikrar kalmamıştı. Halk yarı göçebe durumunda idi. Canını ve malını nerede ve nasıl koruyacağını bilemiyordu. Talanlar, yakıp yıkmalar birbirini izliyordu. Kargaşalıklar ve göçler içinde çalkalanan bu çağdan zamanımıza, o çağdaki olayları aydınlığa çıkaracak belgeler kalmamıştır.
' Bazı yazarlar, ulu kişilerin soyunun On İki İmâm'a ve dolayısiyle Hz. Muhammed'e bağlanmasının âdet olduğunu ve Hacı Bektaş Velî'nin soyunun İmâm Mûsa Kâzım'a bağlanmasının da bu geleneğe uygun olduğunu söylemekteler. Horasan'dan gelen ve aslı Türk olan Hacı Bektaş Velî'nin, Hz. Muhammed'in soyundan gelen Mûsa Kâzımla soy bağlantısı olmasını inanılması güç bir söylenti olarak kabul ederler.
Bu kanıda gerçek payı olduğu düşünülebilir. Hacı Bektaş Velînin Horasan'dan gelmesi ve Türkçe konuşup Türk kültürünü yaymış olması bu olasılığı güçlendiriyor. Gerçekden de Hünkâr Hacı Bektaş Velî, İslâmı Türkleştiren, İslâm inancını Türk kültür ve gelenekleri ile sentez yapan ve Anadoluda Türk medeniyetinin yerleşip kökleşmesini sağlayan bir Türk büyüğüdür. Bu gerçeği herkes kabul etmektedir. Ancak bu, Hacı Bektaş Velî'nin soyunun imâm Mûsa Kâzım'dan gelmediğini kanıtlamaz. İnsanları ırklarına göre katı sınıflara ayırmanın ve onları biribiriyle kaynaşmaz yaratıklar şeklinde görmenin ürünü olan bu ilkel düşünüş, yüzeyde böyle çelişkili bir görüntü oluşturmaktadır. Oysa, Hz. Muhammed'in, soyundan gelmiş olduğu Azer'in, Türkistan'dan göç ettiğini söyleyen çok sayıda yazar vardır. Aslında bunlar önemli de değildir. Önemli olan, O ulu kişinin nereden geldiği değil ne yapmış olduğudur.
İmâm Mûsa Kâzım'ın oğlu İmâm Ali Rızâ'nın, çocukları, bazı kardeşleri ve yakınlarıyla Türkistan'a göç ettiğini, Abbasoğlu Memûn'un Veliaht atama teklifini kabul etmediğini ve onunla birlikde Bağdad'a gitmediğini belgeler ve tarih kitapları kesin olarak göstermektedir. Hastalık veya zehirlenme sonucu öldüğü Senâbâd'daki türbesi, İran ve Türkistan'ın en önemli bir ziyaret merkezi olarak çok sayıda araştırmacının ilgisini çeken bir tarihî eserdir(13).
Alevî - Bektaşî inancında altın zincir olarak kabul edilen On iki İmâm soyunun Hacı Bektaş Veiî'ye kadar geldiği babadan oğula aralıksız ve kesintisiz intikal etmiş kesin bir kanı halindedir. Alevî - Bektaşîler Hacı Bektaş Velîyi İmâm Mûsa Kâzım'ın torunu saymakta birleşirler. Ozanlar da bu bağlantıyı anlata gelmişlerdir.
«Dün gece seyrimde batın yüzünde
Hünkâr Hacı Bektaş Velî'yi gördüm
Elifi Taç başında nikab yüzünde
Aslı İmâm Nesl-i Ali'yi gördüm»
— Kalender Abdal —
Mustafa'nın sırrısın hem Şâh-ı Merdan oğlusun
Şebper ü Şübper İbâd-ı Nûr-ı Yezdan oğlusun
Bakır u Cafer ki Hakk'ın hâs sultan oğlusun ,
Hazret-i Kâzım dahi Şâh-ı Horasan oğlusun
Esselâm ey Hâdi-i Râh-ı Hûda Nesl-i Ali
Esselâm ey Kûtb-ı âlem Hacı Bektaş Velî
— Kanberî —
Şah Hasan ile Huseyn-i Kerbelâ'nın aslısın
Âşıka sertaç olan Zeyn-ül-îbâd'ın aslısın
Hem Muhammed Bakır u Cafer İmâm'ın aslısın
Mûsî-i Kâzım Ali Mûsa Rızâ'nın aslısın
Fahr-i âlem Nûr-ı Çeşm-i enbiyâ Nesl-i Ali
Şâh-ı ekrem Kûtb-u âzam Hacı Bektaş Velî
— Azbî —
Alevî - Bektaşî edebiyatına binlerce nefes bu konuyu bu anlamda anlatırlar. «Hacı Bektaş Velî gibi, ululuğunu kendisi isbatlamış bir kişinin soyunu imamlara bağlamaya gereksinme var mıdır?» tartışmasına girmeden, bu bahsi şöylece sonuca bağlamak istiyoruz. Gerçek tarih, olması lâzım geleni veya olması isteneni değil, olanı nakleder. Hünkâr Hacı Bektaş Velî'nin soyunu resmî kayıtlarla imâm Mûsa Kâzım'a bağlayacak belgeleri bulmak bugün için olanaksız. Belki de hiç olanak bulunamayacak. Gerçek olan şu ki, inançlar, menkıbeler, nefesler ve insan mantığı Hacı Bektaş Velînin soyunu Mûsa Kâzıma bağlıyor.
Türkistan'ın en ünlü mutasavvıfı Ahmet Yesevî öldüğünde H. 562 (1166 1167) Horasan ve çevresi yaşanamaz bir bölge halindedir. Herkes göç etmeyi tasarlıyor. Dağınık halk toplulukları şaşkın bir durumdadır. Bu arada, Ahmet Yesevî'nin yetiştirdiği büyük bilgin Lokman Perendei Kâşânî, Yesevî dergâhına pöstnişîn oluyor. O yıllarda gençlik çağında bulunan Hacı Bektaş Velî, Lokman Perende tarafından eğitiliyor. Çeşitli bilim dalarında on yıldan fazla öğretim yaptığı Hacı Bektaş Velîye «Hünkâr» ve «Hacı» lakablarını veren de bu zattır. Hacı Bektaş Velîye manevî emânetleri ve manevî görevleri de Ahmet Yesevî adına Lokman Perende'nin verdiği anlaşılıyor. Menkıbelerde Ahmet Yesevî'nin verdiği rivayet edilmekte ise de onun ölüm tarihine göre emanetlerin devri Lokman Perende vasıtasıyla vukubulmuştur. Manâkıb bu konuda şöyle diyor : «Ve ol Kubbei eiifî tac ve hırka ve çırak ve sofra ve alem ve seccade kim Hazreti Cibril, Rasûl Aleyhi'sselâm'a Hak Sübhânehu ve Ta'âlâ emri ile getirmiş idi ve Hazret i Rasûl dahi ânı erkâniyle Hazreti Ali'ye vermiş idi ve Hazreti Ali, Hazreti Hüseyin'e vermiş idi ve Hazreti Hüseyin, Hazreti Zeyne'lÂbidin'e vermiş idi ve Hazreti Zeyne'lÂbidin, Mervân hapsinde iken Ebü'lMüslim gelib hurûc etmek için icazet talep kılıcak Ol Kubbei elifî tacı ve hırka ve çırak ve alemi ve seccadeyi erkânı ile Ebü'lMüslim'e vermiş idi. Ebü'lMüslim dahi Muhammed Bâkır'a vermiş idi. İmâm Muhammed Bakır dahi oğlu İmâm Ca'fer'üsSâdık'a vermiş idi ve İmam Ca'fer'üsSâdık dahî oğlu Mûsa Kâzım'a vermiş idi ve İmam Mûsa Kâzım dahî oğlu Sultanı Horasan Alî urRızâ'ya vermiş idi ve Sultanı Horasan Alî'ürRıza dahî Sultanü'lÂrifîn Serçeşmei Merdânı HezarPîranı Türkistan Hoca Ahmed Yesevî'ye vermş idi. Hoca Yesevî rahmetullahi aleyh 99.000 halîfenin birine vermedi. İstedikçe sahibi var gelur deyu Hazreti Hünkâr Hacı Bektaş Velî'nin gelmesini işaret eder idi. Âhiri emr, Hazreti Hünkâr Hacı Bektaş Velî geldi. Ol dahî Onlara verd (14).
«Menâkıbı Hünkâr Hacı Bektaş Velî» bu emânet teslim olayını daha ayrıntılı biçimde nakletmektedir: «Ahmedi Yesevî'nin başında bir zira uzunluğunda bir elifî taç vardı. Bu tâç, hırka, çerağ, sofra, alem ve seccadeyle, Tanrı'dan Muhammed Peygamber'e gelmişti. O da onları erkânla Murtazâ Ali'ye vermişti. İmam Ali, İmam Hasan'a sunmuştu. Ondan İmam Huseyn'e değmişti. İmam Huseyn, onları İmam ZeynalÂbidîn'e vermişti. O oğlu Muhammed'e, O oğlu İmam Ca'fer-al-Sâdık'a, O oğlu imam Musa-I-Kâzım'a, 0 da oğlu İmam Aliyy-al-Rıza'ya tapşırmıştı. İmam Rıza, onları doksan dokuz bin Türkistan Pirinin ulusu Hâce Ahmed-i Yesevî'ye sunmuştu. Hepsi de Şeyh'in tekkesinde dururdu. Onları halifelerinden hiç kimseye vermemişti. Soran olursa, sahibi vardır gelir derdi. Birisi gelip şeyhten kisve giymek isterse, ne varsa onu giydirirdi. Hatta bir talip, kurban getirecek olursa onun postundan bir külah yaparlardı, onu verirdi.
Bir gün halifeler, hep toplanalım da dediler, Şeyh'ten, onları isteyelim. Birimizden birisine versin. Sabah çağı doksan dokuz bin halife sabah namazını kıldılar. Hâce'nin avlusu pek genişti. Hepsi seccade salıp yerli yerine oturdu. Ortaya da büyük bir ateş yakmışlardı. Duadan sonra Şeyh, halifelerin yüzlerine baktı, gönüllerindekini anladı. «Gönlünüzde ne varsa dile getirin söyleyin» dedi. Halifeler, dileklerini söylediler. O sıralarda sâdık bir muhib darı getirmişdi. Darı, meydanın bir tarafına yığılmıştı. Şeyh : «Kim, bu darı çeçinin üstüne seccade salar, iki rek'at namaz kılar, hiç bir darı yerinden kımıldamazsa o emânetler, o adamın hakkıdır. Elifi tâç kendiliğinden uçar başına konar. Hırka eğnine gelir, çerağ uyanıp önünde dikilir, sofra varır yayılır, alem başının üstünde durur, seccade altına döşenir. Zahmet çekmeyin, sahibi var onların, çıkar gelir şimdi» dedi.
Halifeler bu sözleri duyunca utançlarından, başlarını yere eğdiler, şaşırıp kaldılar. Derken bir de baktılar ki birisi selâm verip «Sabah-al-aşk» deyip geldi, oturanları aralayıp bir yere oturdu. Bu gelen Er, Hünkâr Hacı Bek-taş Velî'ydi. Haliflerin o dört alâmeti, o dört fahri, Hâceden istedikleri kendisine malum olmuştu. Bir an içinde Horasan'dan kalkmış Türkistan'a Hâce'nin tekkesine gelmişti. Hâce, Hünkâr'ın selâmını ayağa kalkıp aldı. Onun kalktığını gören halifeler de ayağa kalktılar. Hâce Hünkâr'ı yanına aldı ve halifelere dönüp : «İşte, dedi, emanetlerin sahibi geldi». Sonra : «Ey Horasanlı Bektaş» dedi, Hacı Bektaş'ı huzuruna çağırdı. Hünkâr ayağa kalktı, seccadeyi eline aldı, darı çeçinin yanına vardı. «Bismillâh-î ve Billâh-î» deyip seccadeyi yaydı, üstüne çıkıp iki rek'at namaz kıldı. Tek darı tanesi bile yerinden kımıldamadı.
Namazı kıldıktan sonra geçti yerine oturdu. Elifî taç yerinden kalktı uçarak gelde Bektaş'ın başına geçti. Bunu gören halifeler, birden salâvat getirdiler. Hırka da havalanıp sırtına kondu. Çerağ durduğu yerden kalkıp uyandı, önünde durdu. Peygamber'in sancağı da durduğu yerden kopup Hünkâr'ın başı ucunda dikildi, Seccade kalkıp altına döşendi. Halifeler bu halleri görünce «eyvah!» dediler, bu çeşit kuvvetli er, burada kalırsa demimiz oynamaz artık. Ahmed Yesevî, hatırlarından geçeni anladı.
Hacı Bektaş, o emanetleri, Ahmed Yesevî'ye sundu. Hâce erkâna uygun olarak Hünkâr'ı tıraş etti. Emanetleri verdi. İcazetini teslim etti.
«Y Bektaş» dedi, «tam olarak nasibini aldın, müjde olsun ki Kûtbalaktâblık senindir. Kırk yıl hükmün vardır. Şimdiyedek bizimdi, bundan sonra senindir. Biz bu yokluk yurdunda çok eğlenmeyiz. Ahiret'e gideriz, Var, seni Rûm'a saldık, Sulucakarahüyük'ü sana yurt verdik, RÛM ABDALLARI'na seni baş yaptık. Rûm'da gerçekler, budalalar, sarhoşlar çoktur, artık hiç bir yerde eğlenme, hemen yürü
Hacı Bektaş Velî'nin Nisbeti Tarikat'ı :
Hacı Bektaş VelîyyülHorasaniyyünNişâburî
Lokman Perendei Kâşânî
Yahyai Kahistânî
Ishak Hemedânî
Yakub İsfahanı
Hoca Cafer Sicistanî
Hoca Rüstem Taberistanî
Hoca Ahmed YeseviyyütTaşkendî
Muhammed Züccac
Ebûbekir Şebelî
Cafer bin Yunus
Cüneydî Bağdadî
Sersekatî
Mâruf Kerhî
Davut Taî
Habib Acemî
Hasan Basrî
İmâm Ali
olarak gösteriliyor. Lokman Perende'nin Hacı Bektaş Velî ile doğrudan bağlantısı bulunduğu burada da doğrulanıyor. Tevarihi Mevlevîye'de «659 hicrî'de VâridülHorasanî'nin zevcesi Hateme Hatun 45 yaşında Nişâbur'da vefat ettiği zaman, oğlu Muhammed Bektaş yirmi yaşında idi. Beldesinde duramayıp Ahmet Yesevî dergâhına gelip altıncı Pösthişîn Lokman Perendei Kâşâni huzuruna varıp hizmetinde mukim oldu(17)» denmektedir.
Bu anlatımlar elbette tarihî ve resmî belgeler cinsinden bir kaynak sayılamaz, öyle anlaşılıyor ki. Hacı Bektaş Velî ister Ahmed Yesevî ile görüşmüş olsun ister Lokman Perende aracılığiyle ondan feyz almış bulunsun, Ali'den bu tarafa süregelen inanca sahib çıkmış, onu yürütme görevini devir almıştır. Moğol kasırgasının önünde Anadolu'ya doğru dalga dalga akan insan seline, görevini çok iyi bilen, manevî emanetleri koruyacak güçte yetiştirilen genç bir fikir akıncısı olarak katılmıştır. Hacı Bektaş Velî, Necef, Mekke, Medine, Kudüs ve Halep'ten Anadolu'ya ve Sulucakarahüyük'e geldiği zaman otuz beş yaşlarında, bilgin ve olgun bir toplum öncüsü hüviyetinde idi. Anadolu, o yıllarda her yönden gelen saldırılarla ezilmişti. Din ve mezhep ayrılıkları ve politik çıkarlar nedeniyle halk, birbirlerine karşı kışkırtılmış, her,taraf kardeş kanına boyanmıştı. Güçlüye hak tanıyan bir düzensizlik her şeye hakimdi. Karahüyük'e konarak çevresini mazlum bakışlarıyla gözleyen «Güvercin», nefes aldırmayan taassubun ağır havasından bunalmış Anadolu'nun beklediği kurtarıcıyı simgeliyordu.
Hacı Bektaş Velî, Sulucakarahüyük'te, hayatın güzelliğine, fazilete ve bilime yönelik bir yaşam anlayışı filizlendiriyordu. Dinî inancı, medrese skolastiğinden kurtararak, Tanrı'ya korkudan çok sevgi ile ulaşmayı öneren felsefî bir yaklaşım getiriyordu. Böylece, kitabî metotlar dışında bir yöntem uygulayarak, İslâm'ın temel kurallarını, çağın gelişen ve değişen koşullarına ayak uyduramayan mutaassıp düşüncelerden arıtan köklü bir reform gerçekleştiriyordu. İslâm felsefesinin bir bakıma Türk kültürü ile sentezleşmesi! şeklinde başlayan bu fikir hareketi, okumuş olmayan halk arasında özellikle Türkmen aşiretleri arasında hızla yayılıyordu. Politik ve ekonomik hayatla bağlantılı olarak, sosyal düzeni hızla çökmekte olan o devrin insanının moralini yücelten bu fikir hareketi ile, toplumun çekirdeği olan bireyler dışarıdan bir zorlama olmadan İyiliğe yöneliyorlardı. Her kişi kendi elinden, dilinden ve belinden gelecek kötülüklerden sakınmayı öğreniyordu. Akıl yolunu izlemenin, gerçeğe yakın olmanın ve tüm insanları sevmenin mutluluğunu ve ferahlığını gönüllerinde duyuyorlardı.
Böylesine kâmil insan sırrını fark edip kin ve gururdan silkinerek ikrarda devamlılığın, alçak gönüllülüğün insan ruhunda sonsuz ufuklar açtığını fark edenler, çorak, bunaltıcı ortama tatlı bir bahar havası getirdiler. Kin ve kavganın yerini dostluk ve yardımlaşma aldı. Kardeşlik ve sevgi kokan bu atmosfer içinde, insanlık idealinin iksiri olan bir müzik ve duyguları coşturup kucaklaştıran bir tekke edebiyatı dallanıp çiçeklendi. Gelişen güçlü ahlâk sistemi ile hak, güçlünün değil, gerçek sahibinin oldu.
Evet, Hünkâr Hacı Bektaş Velî'nin Anadolu'ya gelmesiyle bütün bunlar gerçekleşmiştir. İnsanlığın ve insan olmanın her gelişiminde Karacahüyük'e konan güvercinin ayak izi vardır.
Gene o tarihe, H. 680 (1281 - 1282) yıllarına dönüyoruz. Hünkâr Hacı Bektaş Velî gençlik çağında tarih, filozofi, tasavvuf, hikmet, edebiyat, tefsir dallarında eğitim görüyor. Babası İbrahim Sâni'nin gözetiminde, çevrenin bilginlerinden yararlanılan bu eğitim sürecinde Hacı Bektaş Velî'nin, Arap dilini de öğrendiğine tanık oluyoruz. Menâkıb, Kuran okuyan Hacı Bektaş Velî'nin sağında Muhammed Mustafa solunda Ali Yel Murtaza bulunduğunu naklediyor(18). Hacı Bektaş Velî'nin Makalât'ı Arapça yazdığından ve çeşitli Arap ülkelerinde inceleme yaptığından bahsedilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki Hacı Bektaş Velî, İslâm'ı çıktığı yerde incelemiş, gerek bilgi ve gerek görgü itibariyle düşüncelerini olgunlaştırmış ve ondan sonra Anadolu'ya geçmiştir. Seyahatinde Halep Afşin ve Kayseri yolunu izlemiştir. Âşık Paşazade tarihinde bahsedilen, Sivas'a gitmesi ve Baba İshak'a halife olması şeklindeki söylenti, diğer tarihi kaynaklar tarafından doğrulanmamaktadır. Bilindiği gibi Âşık Paşazâde Ahmed Aşıkî'nin kitabı tarihî ve resmî belgelere dayanmayan söylentileri nakletmektedir. Bazı kısımları başkaları tarafından yazılıp tamamlanmıştır. Bu zat Hacı Bektaş Velî'den çok sonra yaşamıştır. Böyle olduğu halde hiç bir kaynak göstermeden ve bir belgeye dayanmadan Hünkâr Hacı Bektaş Velîyi şöyle anlatmaktadır : «Kendu meczûb budala bir aziz idi. Şeyhlikden ve müridlikden fariğ idi. Abdal Musa derler idi bir derviş var idi Hatun ananın muhibbi idi. Ql zamanda şeyhlik ve müritlik Igen zahir değil idi. Silsileden dahî fariğ idiler. Hatun ana ol azizin üzerine mezar etti. Geldi bu Abdal Mûsa bunun üzerine bir nice gün sakin oldu» diyor(19).
Âşık Paşazâde, «Bunların kıssası çoktur. Cemisine ilmüm yetmişdür, bilmişemdür.» demesine rağmen, Hacı Bektaş Velî ve çevresi hakkında ya hiç bir şey bilmemektedir, rivayetleri nakletmektedir, ya da inanç farkının etkisi ile gerçek dışı bilgiler vermektedir. Bu meysnda Amasya'ya gittiğini, Baba İshak'a halife olduğunu yazmaktadır. Âşık Pazazâde'nin verdiği bu bilgiler ansiklopedilere kadar aktarılmıştır. Oysa, Âşık Paşazâde naklettiği bu söylentilerde bir kaynak göstermediği gibi verdiği bilgiler inanılır kaynaklar tarafından doğrulanmamaktadır. Baba İshak'ın Armağan Şah tarafından idâm edildiği tarihde (H. 637 1239) Hacı Bektaş Velî henüz doğmamıştı(20). Alevî Bektaşî ozanlarının nefeslerinde Ahmed Yesevî veya Lokman Perende adı çok geçtiği halde Baba İshak veya Baba İlyas adlarına hiç rastlanmıyor. Prof. Dr. Fuad Köprülü, Baba İshak hakkında şu bilgiyi veriyor : «Bu husustaki en doğru bilgiyi Sahâif'ülAhbâr toplamıştır H. 637 senesi erişdikte, Şumeyşad a'malinden Kefersud nahiyesinde Baba İshak nam bir müfsid zuhura gelip huruç eyledi. Bu habis, aslında izhar'ı zühd ve riyâ ve dünyadan i'râz suretinde görünüp Türkmen taifesinden ve sair ehli kura sâdedillerden hendüye vâfir mürid ve mu'tekid peyda eyledi ve bir miktar hokkabazlık dahi bilüb ol şu'bedeleri keramet olmak üzere halka satardı. Sonra Amasya taraflarına varıp ol nevâhîde dağ başında bir mağarada mekân tuttu ve kendi has müridlerinden gayri yanına kimseyi getirmez oldu. Bir müddet bu minval üzerine hareket eyleyip âkibet mûrıdlerini irsal ve halkı igfâl eyleyip, bir gün alem-i şikak ref'eyledi ve güya Taraf-ı Hak'dan bu hususa memur olmak üzere izhar kıldı ve başına cem olan evbâş ile hareket eyleyip Amasya ve Tokat Nevâhîsine isâl-ı dest'i taarruz eylediler. Eriştikleri memaliki garet ve mülaki oldukları ümerâyı münhezim kıldılar. Bu haber sem'i padişah'a vüsûl buldukda Mubarizu'd-Din nâm ile müte'ay-yin bey'ini irsal eyledi. Varıb Şakî-i merkumu ahz ve mûridleri ile salb eyledi. Livâ-yi Şekaveti altına cem olan gürûh-i mürşidin kaziyyeden haberdar olduklarında müteferrik ve perişan olup şer-ü sûrları rûy-i arzdan bertaraf oldu. Ol melâin Hâşâ sümme hâşâ Baba İshak hakkında peygamberdir diye itikad ederlerdi. (Sahâifü'l-Ahbâr tercümesi C. II s. 568) Muhtelif kaynaklardan alınan bu bilgi, Baba llyas'ın, Cengiz istilâsı önünde Horasan'dan gelmiş bir mutasavvıf ve Seyyid Ebü'l-Vefâ müridi olduğunu, Baba ishak'ın teşvikiyle Babaî'lerin çıkardığı isyanın sultan Gıyâsüd-Din tarafından bastırıldıktan sonra şeyhin afvedildiğini, Muhlis paşayı onun oğlu saymak lazım geldiğini gösteriyor. Hüseyin Hüsameddin «Amasya Tarihi» adlı kitabında bu mesele hakkında uzun ve mühim tafsilat vermekte ise de ne yazık ki kaynaklarını açık bir şekilde belli etmemiştir. Ona göre. Babaî'ler isyanını hazırlayan Baba İshak Kefersûdî, aslen Rûm dönmesi olup, Sivas kadısı Ebu Abdullah Muhammed'den Şiî'liği ve Batınîliği öğrenmiş, onun ölümünden sonra Baba ilyas'a intisap etmiştir. Muhtelif entrikalarla kendisine zemin hazırlayan bu adam, H. 637 (M. 1239-40) da ortaya çıkarak kendisini Emîrül-mü'minîn ilân etti. Konya üzerine yürüdü. O arada Selçuklu Sultanı'nın Saadeddin köpek adındaki Rûm dönmesi bir nedim ile de ilişki kurdu. Nihayet Saadedin'in idamından sonra, Mübarizü'd-Din Armağan Şah, Amasya, Tokat, Sivas havalisini istila eden bu yalancı peygamberi Amasya'da yenerek yakalattı ve öldürttü. Baba İlyas'a gelince, Behcetü't-Tevârih'e göre, H. 545 (M. 1150-51) de Sultan Mes'ud Selçûkî tarafından bina ettirilen Hangâh-ı Mes'ûdî şeyhlerinden olup H. 628 (M. 1230-31) den başlayarak şöhret kazanan Horasanlı Şüca'ü'd-din İlyas bin Horasanî'dir ki H. 637 (M. 1239-40)* da Baba İshak vak'asında parmağı olmakla beraber afvedilerek Amasya yakınındaki çiftliğine gönderilmiştir (Amasya Tarihi C. I ve II) (21).
Prof. Fuad Köprülü de naklen verdiği bu bilgilerin itimada şayan bulunmadığını söylüyor. Gerçekten de, yazarların tarafsız olmadıkları açıktır. Osmanlı yazarları, bu tür ayaklanmaları genellikle rafızî, mulhid, Kızılbaş ayaklanmaları diye tanıtmışlar; devletin yapıcı unsuru olan bu Türk toplumunun içine yuvarlandığı ekonomik bunalımların zorlamasiyle patlak veren olaylar biçiminde anlatmaya yanaşmamışlardır.
Baba Ishak'ın konumuzla ilgili olan tarafı Hacı Bektaş Velî ile bir bağlantısının bulunup bulunmadığıdır. Olaylar ve tarihî belgeler böyle bir münasebetin olanaksız bulunduğunu doğrulamaktadır. Hacı Bektaş Velîyi kötüleme eğiliminde bulunan Âşık Paşazâde, Hacı Bektaş Velîyi Baba İshak'ın halifesi olarak göstermek suretiyle, O'nu ve çevresini, çağının iktidarının baskısı altına almayı amaçlamıştır.
Alevî Bektaşî toplumunu yakından tanıyan araştırmacılar da, «Babaî'lerin reisi olan Baba İlyas ve Baba İshak'la Hazreti Pîr'in bir münasebeti yoktur»(22) kanısındadırlar.
Hünkâr Hacı Bektaş Velî Suluca Karahüyük'e yerleşmeden önce, Ashabı kehf Mağarasının da bulunduğu AfşinElbistan bölgesi(23) Zülkadirli İli diye tanınan Hattusas ve çevresi(24) Kayseri, Ürgüp, Sineson, Açıksaray(25) gibi tarihi yerleşim bölgelerinde incelemeler yapmıştır.
Hacı Bektaş Velî'nin İç Anadolu'ya özel bir önem verdiği kuşkusuzdur. Manâkıb, Karacahüyük'e yerleşme nedenini Horasan'dan atılan köseğinin Suluca Karahüyük'e düşmesine bağlarlar. Oraya yerleşme nedenini, Kadıncık ana ile evlenmesi, ya da Sulucakarahüyük un Anadolu'nun orta yerinde bulunması ile izah eden yazarlar da var. Menkâbeler dışında bu soruyu kesin olarak yanıtlayan belgelere sahip değiliz. Söylenenlerin hepsi de etken olabilir. Bununla beraber, Hacı Bektaş Velî'nin İdris Hoca'nın kızı Fatma Nuriye (Kadıncık ana) ile evlenmesi ve bu evlilikden İbrahim Seydî (Seyyid Ali Sultan, Timurtaş) adı verilen çocuklarının dünyaya gelmesi Suluca Karahüyük'e yerleşme nedenini yeteri kadar açıklıyor. Onun daha büyük bir şehre gidip yerleşmemesi, halka yakın olmak istemesi, alçak gönüllülüğü, Sul uca Karahüyük'ün coğrafi mevkiinin düşüncelerini yaymasına uygun olması gibi nedenlerle de bağdaştırmak mümkündür.
Suluca Karahüyük, Selçuklu Devletinin son hükümdarı Alâ'eddin Keykûbad tarafından Yunus Mukrî adında bilgin bir kişiye yurt olarak verilmişti. Yunus Mukrî'nin İbrahim, Süleyman, Saru ve İdris adlarındaki dört oğlu ile Sarı İsmail'in ve diğer iki kişinin aileleri Suluca Karahüyük köyünü oluşturuyordu.
Tevarih-i Mevlevi'ye göre Hacı Bektaş Velî geldiğinde Sarı İsmail ve Karısı Ümmetuilah ile karşılaşmıştır. Pîr'in ilk Mûridleri bunlar olmuştur
Hünkâr'ın özel hizmetini Sarı İsmail yapmıştt Yakınlarından hiç biri onun mertebesine erişememişti. Hacı Bektaş Velî nereye gitse en yakın yardımcısı olarak onu beraber götürürdü.
Hacı Bektaş Velî'nin ünü her yana yayıldı. Her çevreden ziyaretin» gelen çoğaldı. Kimi gelen nasibini alır giderdi. Kimi gelen, kalır hizmet ederdi. Kimisini de Hünkâr bir yere yollar kendisine ocak (Dedelik) verirdi. Ocak sahihleri gittikleri yerlerde mûrid, mûhib edinir, halka uyarır doğru yola kılavuzlardı.
Hacı Bektaş Velî, Anadolu'da otuz altı bin ocak uyandırmıştı. Bunlardan üç yüz altmışı Hünkâr'ın huzurunda hizmette bulunurdu. Hünkâr, âhirete göçünce onların her biri, Hünkâr'ın kendilerine bildirdiği yere gittiler(26). Bu üç yüz altmış ocak sahibinin soyundan gelenler, Hünkâr Hacı Bektaş Veliden aldıkları nasib'e bağlı olarak mûhiblerin yol işlerini yürütegeldiler. Ocak sahihlerinin en ünlüleri : Cemal Seyid, Sarı İsmail, Hacım Sultan. Baba Mansur, Pîr Ebî Sultan, Receb Seydî, Sultan Bahaaddin, Barak Baba. Ali Baba, Hızır Samut. Karaca Ahmet Sultan, Abdal Musa Sultan, Akyazılı Sultan, Baba Rasûl, San Kadı, Sarı Saltuk, Taptuk Emre, Seyyid Pîyrab, Sey-yid Sabir, Karadonlu Can Baba, Abdal Murad, Geyikli Baba, Dost Hûda, Atlas Pûş, Seyyid Kadı, Dede Garkın, Gözü Kızıl, Şems-Tebrîzî, Güvenç Abdal. Sultan Şûca'dır.
Hünkâr Hacı Bektaş Velînin Karacahüyük'e yerleşmesi ve orada sürdürdüğü yaşamı ve kişiliği üzerinde yüzyıllar boyu tartışmalar yapılmış ve halen de yapılmakdadır.
Hacı Bektaş Velîyi, gerçek kişiliği olmayan eski çağlardaki azizler gibi bir esatir kahramanı olarak göstermek eğiliminde olanlara rastlandığı gibi, hırıstiyanlığa paralel bir inanç sistemi geliştirdiğini söyleyen yazarlar da vardır. Bu düşünceler daha çok yabancı yazarların işlediği tema'lar-dır(27).
Meviânâ soyundan Ulu Arif Çelebinin teşviki ile «Manakîb-al-Ârifîn» adlı kitabı yazan Ahmet Eflâkî, Şemseddin-i Tebrizî'yi, «Fakirlerin Sultanı, halk içinde Tanrının rahmeti» diye tanımlar(28). Şems-i Tebrizî'nin Mevlânâ'yı uyardığı herkesin bildiği bir gerçektir. Şemsi Tebrizî Konya'ya Hünkâr Hacı Bektaş Velî tarafından gönderilmiştir(29).
Bu açık gerçeklere karşı Ahmet Eflâkî, ManakîbalÂrifîn'de şöyle diyor : «Faziletle süslenip bezenmiş ravîler rivayet ettiler ki Hacı Bektaş Velî, Baba Rasûl'ün has halifelerinden idi. Baba Rasûl Rûm ülkesinde zuhur etmişdi. Bir topluluk ona Baba Rasûlu'llâh diyordu. Hacı Bektaş'ın maarifetle dolu ve aydın bir kalbi vardı. Fakat Şeriata uymuyordu. Nakibi Şeyh İshak'ı Bir kaç mürid'le birlikde Mevlânâ'nın yanına gönderdi. Ve Mevlânâ'dan «ne istersin, ne istiyorsun, dünyada kopardığın kıyamet nedir?» diye sordurdu. Buna sebeb de dünyanın bütün büyük ve küçüklerinin Mevlânâ hazretlerine teveccüh etmeleri idi. Bütün şeyhler ve emirler Mevlânâ'nın sözlerini işitmekten lezzet alıyorlardı. Bir çok mukaiiid müridler de kendi sahte şeyhlerinden yüz çevirip bu hakikati arayan ve onu tasdik eden hanedanın kulu ve müridi olmuşlardı. İşte bu hali kıskanma onlara çok işliyordu. Kıskançlık yüzünden her taraftan her biri onun aleyhine sözler söylüyor nükteler savuruyor ve onu yeriyorlardı. Yine Hacı Bektaş demişti ki «eğer aradığını buldunsa sus, bulmadınsa dünyaya attığın bu gürültü nedir? Kendini insan oğullarının manzüru yaptın. Halkın bu kadar hanûmanını birbirine kattın.» nitekim Mevlânâ buyurmuştur: «Başımızı ayak yapıp Ceyhun tarafına doğru koşuverdik. Biz dünyayı birbirine kattık ve sonra aradan fırlayıp çıktı. O Leylâ'nın Mecnunlarının sınırına gittiğimiz vakit, binek hayvanımız serkeşlik etti. Biz Mecnunun sınırını da aştık. İlâh...»
«Hacı Bektaş Velî yine demişti ki : Dünyayı heyecanının tatlılığı ile doldurdun. Hayli ameli bozuk münafıklar senin heyecanının heybetinden damakları acı olup siyah elbise giydiler.»
«Derler ki, adı geçen Şeyh İshak, medresenin kapısına ulaştığı vakit, Mevlânâ Hazretleri Semâhda idi. Şeyh Ishak medresenin eşiğini tam bir edeple öptü ve dervişlere yaraşır bir huzurla içeri girdi. Hemen o anda Mevlânâ hazretleri şu gazele başladı : «Eğer dostun yoksa, niçin aramıyorsun? Eğer yârine ulaştmsa niçin sevinmiyor, lâkayd oturuyorsun? Bu acaip bir iştir. Asıl hayret edilecek şey, sen bu hayret edilecek şeyin sevdasında değilsin İlâh...»
«Şeyh İshak kendinden geçti, bu gazeli ve bu olayın tarihini yazıp gitti. Hacı Bektaş Hazretlerine ulaşınca, görüp işittiğini olduğu gibi anlatıp yazdığı tarihi arz edince, Hacı Bektaş «Aynı günde Mevlânâ Hazretleri kükreyen bir arslan gibi içeri girdi ve bana, Ey kahbenin kardeşi! Bizim heyecanımız neş'e ve aşkdan geliyor. Yanma ve aramaktan değil, deyip gırtlağımı sıktı.
Öleceğimden korktum. Baş koyup istiğfar ettim. Yalvarıp yakardım ve kendi aczimi itiraf ettim. Bir anda gözümden kayboldu», dedi. Vo «Şimdi ey
dervişlerim, Mevlânâ'nın saltanat ve ululuğu bizim tasavvurumuza ve teşbihlerimize sığmaz. O mânâ timsalinin fermanına itaattan başka bizim için yapılacak bir şey yoktur» diye ilave etti(30).
Bu gülünç uydurular Hünkâr Hacı Bektaş Velî'nin Ölümünden yüzyıllar geçtikden sonra çıkartıldı.
Hünkâr Hacı Bektaş Velî, o çağda Devleti yöneten padlşâh'a yakın çevrelerden, dağdaki eşkıyaya kadar kaba gücü elinde bulunduranların acımasızca ezdiği halk yığınlarının, göçebe Türkmenlerin dertleri ile ilgilendi. Onları inanç yönünden, bilgi yönünden güçlendirmeye çalıştı. Diğer bazı tarikatların sırtlarını okşadığı siyasî otorite sahibi olanlar, şehirli - medreseliler, halktan uzak bir sınıf oluşturmuşlardı. O çağlarda Türklüğü benimseyen bir milliyetçilik şuuru uyanmamıştı. Özellikle refah içindeki bu sınıfa hitab eden mevlevî tarikatı, prensiplerini sünnî akide ile uzlaştırmıştı. Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî gibi din adamlarının ve bu mezheplerin kurucularının tesbit ettikleri esaslar medreselerde okutuluyor ve değişmez kaideler olarak kabul ediliyordu. Şehir topluluklarının inancı kesin ve katı kalıplar için de mıhlanmıştı. Bu suretle devleti idare eden şehirli bürokratların din anlayışı Sünnîlikten ayrılmamış, yöneticiler de onların nüfuzunda kalmışlardı. İnançlarında İslâm'ın özünü oluşturan kuralları koruyan, insanlar arasında sevgi ve saygıdan başka bir tutum kabul etmeyen, kendilerine kötülük yapanlara bile iyilikle yanıt vermek şeklinde yüce bir hümanist görüşe sahip, alçak gönüllü Alevî - Bektaşîler'e ve onların inancını simgeleyen Hacı Bektaş Velîye, örneğini verdiğimiz haksız ve gerçekleri saptıran nitelikdeki saldırılar böylesine sosyal bir ortamdan kaynaklanmıştı.