Ana İçerik:

Sayfa: [1]

YEDİ ULULAR (2)

YEDİ ULULAR (2)
« : Mayıs 19, 2009, 03:09:50 pm »

VİRANİ

Bizi biz yapan insanları tam anlamıyla tanıyamamak ne denli kötü bilemezsiniz.
Virani de diğer Ulu Ozanlar gibi bilinmezler arasında. Onun da doğum ve ölüm tarihleri belli değil.
XVI. yüzyılda (16. Yüzyıl) yaşadığı söylenir. Yaşamına değin verilen tarihler, onun da Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet ile aynı dönemde yaşadığını ortaya koyuyorsa da bu konuda hiç bir yerde belgeye rastlanmamıştır. Hatta Fuzuli‟nin de 16. Yüzyılın ortasında Hakk‟a yürüdüğü var sayılırsa, aynı dönemin ozanları oldukları ama değişik coğrafyalarda yaşadıkları ve o dönemde günümüz iletişim olanakları da gelişmediği için birbirlerinden habersiz yaşıyor olabilirler.
Bazı kaynaklara göre, Virani‟nin Eğriboz adasında doğduğudur.
Virani, Bektaşiliğin ikinci Pir‟i olarak kabul edilen Balım Sultan‟dan el almıştır. Bilindiği gibi Postnişin Balım Sultan, Yavuz Selim‟in babası II. Beyazit‟i de Bektaşilik tarikatına üye olarak almıştır.
Bir süre Hz. Ali‟nin türbesinin bulunduğu Necef-i Eşref‟de türbedarlık yapmıştır. İran‟da saltanat süren Şah Abbas (1587- 1618) ile görüşmüş. Anadolu‟nun bir çok yöresini, daha sonra da Bulgaristan‟a gelip Deliorman ve Debruca‟yı dolaşmıştır. Türbedarlık yaptığı Necef‟ten dönüşünde Deliorman yöresinde bulunan ve Peygamber soyundan geldiği kabul gören Demir Baba tekkesini ziyaret ederek bilgisini geliştirmiş ve babalık icazeti almıştır.
Demir Baba Velayetname‟sinde , Virani‟nin Demir Baba ile görüşmesi şöyle anlatılır. Demir Baba‟ya, Arap ve Acem dillerini bilen bir kimse geldiği ve müridleriyle Rumeli‟ye geçtiği ve bu kişinin adının da Virani olarak söylendiği bildirilir. Ancak gaflet içinde olduğu Kutupluk davası güttüğü de ilave edilir. Demir Baba manevi yönden kendisinin daha üstün olduğunu göstermek ister. Demir Baba o tarihlerde 120 yaşına ulaşmış bir ulu ihtiyardır. Virani, onun batın kılıcıyla yenilir, yere geçer. Huzurunda divan durup niyaz eder. Demir Baba‟dan icazet ister. Ancak Demir baba, ilkin nasihat verir: ‟Kişi böyle sevdalarda olmasa gerek. Kur‟an‟a uy Sure-i Fatiha‟da ne kadar harf olduğunu bilir misin? Ondan geçmeyen veli olmaz. Bu kadar suhufla (harfle) dört kitabı yutsa bile. Kapıdan girmeyen içeride ne olduğunu bilemez. Bilen aşık da dava kılmaz. Kimse kusuruna kalmaz. „
Bu nasihattan sonra Demir Baba, Virani‟ye icazet verir. Virani, orada yeterince kaldığına kani olunca, ayrılıp Otman Baba Sultan‟ı ziyaret etmek için yola çıkar. Sabah vakti Karlıova‟da Hafızzade türbesine gelir. Virani aniden rahatsızlanır ve öğlen sonrası Hakk‟a yürür. Avlu kapısı önüne de gömülür.
Ozan Virani, Demir Baba Velayetnamesinde de belirtildiği gibi Arapça ve Farsça bilen, kendini eğitim bakımından iyi yetiştirmiş, üç yüze yakın şiir söylediği bilinen bir şairdir. “Virani Baba Divanı” ile “Virani Baba Risalesi” adlı basılmış eserleri günümüze değin gelmiştir.
Virani de Hurufi şairler arasında sayılır. Onun en büyük özelliği, aruz veznini çok ustaca kullanarak divan edebiyatı tarzında yazdığı şiirlerinde o çağa göre çok sade ve akıcı bir dil kullanmasıdır. Ömrünün büyük bir kısmını türbedarlık hizmetinde bulunduğu Necef‟in Bektaşi Dergahında geçirdiği ve orada yazdığı bir şiiri ile Bektaşi olduğunu da belirtiyor.
Her ozanda olduğu gibi Virani‟de de Tanrı ile insan ve evren bağlantıları kurulur. Ama O, evrende ve bütün nesnel varlıklarda görünenin Hz. Ali olduğunu söyler.
Virani, tasavvuf edebiyatının diğer şairleri gibi bir edebiyat ve şiir sanatının adamı olmak iddiasında değildir. Onun amacı inancının yüceliğini anlatmak ve bunun mümkün olduğu kadar çok kişiye güzel bir ifade ve şiirle duyurmaktır.
İnsanların yüce duygulara yönelmesinde Virani‟nin büyük payı vardır.
Virani bazı yazarlarca Ali‟yi Allah olarak tanıyan ve Nusayr olarak adlandırılan kişiler arasında sayılır. Hemen hemen tüm Alevi Bektaşi şairleri Hz. Ali‟yi fizik üstü, insan üstü güçlere sahip görmüşler ve O‟nu bu eğilim içinde ve bu ölçüde övmüşlerdir. Virani‟nin şiirlerine baktığınız zaman, başta Hz. Ali olmak üzere, on iki İmamlar, Hacı Bektaşı Veli ve oğullarından Seyyid Ali hakkında öğücü ve onları yücelten şiirlerini görürsünüz.
Virani‟nin Hurufiliğinde söz ederken Hurufilik konusunda da biraz bilgi vermek gerekir. Hurufiliğin asıl kökeni felsefeci Pythagoras‟tan sayı mistikliği, yani sayıların gizemliliği olarak gelir ve İslam düşüncesinde Esterabatlı Fazlullah‟ın (1363 – 1401) eliyle Hurufilik olur. Buna göre; her harf bir sayıyı karşılıyor, her sayı bir sözü anlatıyordur. Açıkça söylenemeyen söz, sayılarla, harflerin ardına gizlenmiştir. Harfler anlamına gelen Huruf sözcüğünden çıkarılmış Hurufi deyimi, Allah‟ın kelam suretinde tecellisine ve harflerle belirtilmesine verilen bir ad olmuştur. Tebriz‟li Ebu Muhammed‟in oğlu Fazlullah‟ın ünlü “Cavidan- Name” adlı eserinde Kur‟an‟daki harflerin insan siması ile bağlantısı bulunduğu, Kur‟an‟ın anlamının insan yüzünde şekillenmiş olduğu inancının tasavvuf felsefesine eğilimli bir biçimde yorumu yapılmıştır. Bu yüzden Fazlullah Hurufi adıyla büyük ölçüde ünlenen ve çok şaire ilham kaynağı olan Fazlullah, batıl inançları yaymak ve Kur‟an ayetlerini harf sayılarına ve insan yüzündeki şekillere göre manalandırmak gerekçesi ve Timur‟un emri ile başı kesilerek idam edilmiştir. İnsanın Hakk suretinde yaratıldığı Allah‟ın kitabının insanın yüzünde şekillendiği inancını ifade eden ve bir tür harflerin oluşturduğu bir şiir sanatı biçiminde gelişen Hurufi‟likden o çağda her şair bahsetmiştir ve şiirlerinde yer vermiştir. XIV. Yüzyılda (14. Yüzyıl) yaşamış olan Fazlullah, sayılar, harfler, işaretler komedyası arkasında açık seçik olarak şunu söylemektedir. Biz, evrenin tanrısı olarak ancak insanı bulduk (Ma Hüday-ı alem adem yaftım). Üç sayısının gizemi açıldığı zaman Allah, Evren ve İnsan olduğunu ve bunun Alevi- Bektaşi inancına Allah, Muhammed , Ali üçlemesi olarak değişim gösterip yaygınlaştığıdır. Hiristiyanlık inancında ise üç sayısı; Jesus, Maria, Heilige Geist (İsa, Meryem ve Kutsal Ruh) olarak kendini bulmuştur.



Zahida ruz-i ezel Sübhan'ını Bektaşiler
Gördüler ayn-el yakın rahmanını Bektaşiler

Bai Bismillah ile fahr ettiler kamil olub
Bildiler günden ayan merdanını Bektaşiler

Döktüler ah eyleyüp vah eyleyüp zar eyleyüp
Şah Hüseyn'in aşkına uş kanını Bektaşiler

Hariciler zümresine ettiler la'net hemin
Tuttular Al-i Ali damanını Bektaşiler

La'netullah ile her dem zikr edüp yad ettiler
Bil fülan ibi fülan'ın şanını Bektaşiler

Ca'feri mezheb olub secde-i tahkik ettiler
Sürdüler Şah-ı Veli erkanını Bektaşiler

Gördüler Hakk suretin fi Ma'ni-i Ümmülkitab
Okudular hatmedüb Kur'an'ını Bektaşiler

Hızr elinden aşk ile ab-ı hayatı nuş edüb
İçtiler uş çeşme-i hayvan'ını Bektaşiler

Ey Virani can-ü başı terk idüb hak ettiler
Şah-ı Merdan yoluna kurbanını Bektaşiler
* * *
Biz Urum abdalıyız serdarımız Seyyid Ali
Çeşmimizde şu'le-i envarımız Seyyid Ali

Bülbül-i şeyda biziz gülzarımız Seyyid Ali
Dinimiz imanımız ikrarımız Seyyid Ali

Nur-i Ahmed Hayder-i Kerrar'ımız Seyyid Ali
Kande baksak dembedem didarımız Seyyid Ali

Çekti tiğin şeceri şakk etti seng-i mermeri
Söyleden oldur furat üstünde ibn-i mermeri

Var tavaf eyle sinap'da ol dikübdür minberi
Bu söze ikrar edenler oldular gamden beri


Nur-i Ahmed Hayder-i Kerrar'ımız Seyyid Ali
Kande baksak dembedem didarımız Seyyid Ali

Ol Velayet ma'deni serdar-ı Şah-ı gaziyan
Rahmet-i deryasına gark oldu cümle asiyan

Na're ursa taba düşerdi zemin ü asuman
Tiğ-i darbından yere geçti lain-i bed güman

Nur-i Ahmed Hayder-i Kerrar'ımız Seyyid Ali
Kande baksak dembedem didarımız Seyyid Ali
 
Dağ u taşı mesken oldu bil ana ey merd-i Şah
Zümre-i Al-i Aba'nın her biri bir padişah

Bir muhabbet eylesek yüz bin eder bi iştibah
Men fakire anların oldu cemalin secdegah

Nur-i Ahmed Hayder-i Kerrar'ımız Seyyid Ali
Kande baksak dembedem didarımız Seyyid Ali

Zahida şek şüphe yoktur evliya'nın rahına
Cennet-i a'laya irer yüz süren dergahına

Bu kelamı vird idüb şam ü seherde ahına
Gel beru ermek dilersen ol erenler Şahına

Nur-i Ahmed Hayder-i Kerrar'ımız Seyyid Ali
Kande baksak dembedem didarımız Seyyid Ali
 
Şah Hasen Şah-ı Şehid ü hem İmam-ı Abidin
Bakır u Ca'fer İmam Kazım Rıza'dır Şah-ı din

Hem Taki vü Ba Naki Askerdürür Şah-ı zemin
Mehdi-i Sahib Zaman ol evvelin ü ahirin

Nur-i Ahmed Hayder-i Kerrar'ımız Seyyid Ali
Kande baksak dembedem didarımız Seyyid Ali

Ey Virani damenin elden koma Şah'ın müdam
Ta olasın gün be gün Şah'ın yolunda müstedam


Hubb-i evladın hakkıyçün eylegıl anı tamam
Ki bu medhi yad eder şam u seherde ya İmam

Nur-i Ahmed Hayder-i Kerrar'ımız Seyyid Ali
Kande baksak dembedem didarımız Seyyid Ali
* * *
Talib isen gel ey gönül eyle nazar şeriata
Sırr-ı ilahi anlayıp bas kademin tarikata

Ma'den-i ilm fazl-ı Hak ister isen ey gönül
Aşk ile ayine sen ol ir ma'ni-i ma'rifete
 
Oku cemal-i hattını bunca kitab-ı remz ile
Ta bilesin (Men Aref) i kim varasın hakikate
 
İlm ü kemal-i vahdetin babı Ali imiş Ali
Bende-i hanedan olup süre yüzün velayete

Al-i Resul'e her zaman eyle niyaz u meskenet
Şahid ola deli gönül erişesin sahavete

Fahr-ı fenayı kıl kabul gel kerem eyle ey gönül
Dünyeye sunmagıl eli düşme sakın dalalete

İşte Virani dervişin zatı ile sıfatı hem
Bende-i şah-ı Kanber'im saldım özüm melamete
* * *
Murtaza'dır görünen kevn ü mekan içinde
Münkir anı bilmedi kaldı güman içinde

Murtaza'yı zikr eden ins ile cin has u am
Can kulağın aç işit cümle lisan içinde

Murtaza'dır Mustafa hem Hasan'dır uş Hüseyn
Car-yar-ı ba-safa ikrar iman içinde

Murtaza'dır Abidin Bakır ile hem Ca'fer
Kazım ile hem yatan Şah Horasan içinde

Murtaza'dır şüphesiz Taki ile Ba-Naki
Askeri hem Mehdi-i oldu zaman içinde


Murtaza'dır çehardek Ma'sum-ı pak ey ahi
Bendesi ol sıdk ile işbu cihan içinde

Murtaza'dır Şah-ı Seyyid hem Hacı Bektaş Veli
Bir enameliya'da bir germeyan içinde

Murtaza'dır hem şuca baba vü Abdal Musa
Ali'dir al-i koyun şahr-i Otman içinde

Murtaza'dır Şah Gani hem dahi Hamza Baba
Hem dahi kızıldeli cism ile can içinde

Murtaza'dır dört kitab kim söylenirdür zahira
Best yeni harf olan Seb'al mesan içinde

Murtaza'dır ey baba şimdi henüz aşikar
Cümlesi bir nur-ı Hak zat-ı pinhan içinde

Murtaza'dır ey dede her ne ki var ortada
Aç gözünü kalmagıl cehl-i zaman içinde

Murtaza'dır öz özü Murtaza'yı medh eder
Aşk ile bak göresin Viran Abdal içinde
* * *
Biz urum abdalıyız Haydar durur sultan bize
Mustafa'nın fakridir uş din ile iman bize

Terk ü tecridiz Hasan'dır varımız dünya değil
Cem-i mal etsek bu yolda erişir noksan bize
 
Bir nefesle kat-ı nas ettik deyü laf eyledik
Pes ne Mani'den bu dünya yar olur ey can bize

Biz Hüseyni'yiz deyü da'va-yı vahdet etmişiz
Ol sebeb Zeynel aba'dan fahr olur erkan bize
 
Er nefestir hem nefes oldur muhakkak taliba
Bu sözü böyle demiştir vahy ile subhan bize

Bakır u Ca'fer yolunda ta budur ikrarımız
Dönmeyiz eğer olursa has u am düşmen bize


Muse-i Kazım Ali Musa Rıza'nın aşkına
Pare pare etseler olmak gerek ihsan bize
 
Gelme gelme dönme dönme dediğinden ma'ni bu
Şah Taki vü ba-Naki ol rah-ı Hak merdan bize

Askeri'ye askeriz dedik şehadet eyledik
O ecelden vacib oldu can u baş kurban bize

Hakpay-i Mehdi'yüz evlada ikrar etmişüz
Pes nice kar eylesün bu mezheb-i Numan bize

Hanedana can u dilden kılmışız ikrar biz
Kanda döndük kıble oldu ol sebep her yan bize

Fazl-ı Hak'tan hanedanın sırrını bir zerrece
Ey Virani (men aref) sırrın ne bilsin hun-hares
Aşkara (ba-i bismillah) ile rahman bize
* * *
Dinle imdi nutku kim ne derim ey din eri
Sevmişem can u gönülden Mustafa vü Hayder-i
Gezmezem her giz cihanda serseri vü serseri
Ca'feri'yim Ca'feri'yim Ca'feri'yim Ca'feri
*
Şah Hasan Hulku'r-rıza vü Şah Hüseyn-i Kerbela
Abidin ü Bakır u Kazım Ali Musa Rıza
Bende-i Al-i Nebi'yim hanedana mübteda
Ca'feri'yim Ca'feri'yim Ca'feri'yim Ca'feri
*
Hem Muhammed'dir Taki tacım serimde şah-var
Bulmuşam nur-ı Naki'den din ü millet aşkar
La'netim vardır dilimde ol Yezid'e sad hezar
Ca'feri'yim Ca'feri'yim Ca'feri'yim Ca'feri
*
Ben gulam-ı Kanber'im Kanber gulam-ı askeri
Dü cihanın Mehdi'dir bil aftabı enveri
Dört kitabı söylerem ayni cemalin Askeri
Ca'feri'yim Ca'feri'yim Ca'feri'yim Ca'feri
*
Ca'feri'ndir ey gulam-ı ilm ü kudret cavidan
Fazl-ı Hak'tır bu rumuzu andan olmuştur beyan
Biz Güruh-ı naciyiz söyler zebanım her zaman
Ben Virani Ca'feri'yim Ca'feri'yim Ca'feri
* * *
Her kim ki sever can ile Şah-ı Velayeti
Hakk'ın anadır çünkim bilesin inayeti

Dünyada kimin sevgisi ol Şah-ı Velidir
Mahşer gününde çekmeye ol dalaleti

Fehm eylemeyen kimdurur ol Şah-ı Salatin
Tarh eyledi maiyi o zann-ı cihaleti

Ehl-i düzeni dünyede görmek diler isen
Gör sahib-i cifeyi kim oldu alameti

Dünyayı sevenlerden olupdur zulüm iman
Al-i Resule anlar kılıptır hiyaneti

La'net onların canınaher demde biga ayet
Kimden bulalar dünye sevenler şefaati

Virani özün verdi hemen Al-i Ali'ye
Geçti dü cihandan vü kıldı feragati
* * *
Bilhamdillah şu dünyada Ali'den gayrı kimsem yok
Malım mülküm bu ortada Ali'den gayrı kimsem yok

Gerekmez cümle dünyayı bana bir pareye versen
Gönül verdim ben o Şah'a Ali'den gayrı kimsem yok

Ezelden asl hem aslın kopar hem yine ahirde
Mahabbet etmezem yada Ali'den gayrı kimsem yok

O dem kim yok idi alem ne ins ü cinn ü ne adem
Eriştim ben o üstada Ali'den gayrı kimsem yok

Sada-yı (kün) ki buyurdu dü alem halk olup durdu
Nazar kıldım bu alemde Ali'den gayrı kimsem yok
 
Ne bilsin bi-basiretler amel kılmaz münafıklar
Görünen bunca eşyada Ali'den gayrı kimsem yok
 
Bu halk Şirin için sandı melamet olduğun Ferhad
Buluştum dedi Ferhad'a Ali'den gayrı kimsem yok

Kulak tut cümle eşyanın budur zikri kelamında
Getiren bizi icada Ali'den gayrı kimsem yok

Liasan-ı hal ile sordum anasır hak ile bada
Dediler ab ile nara Ali'den gayrı kimsem yok

Viran Abdal'durur namım sera-yı her dü alemde
Feragat pak-i arada Ali'den gayrı kimsem yok
* * *
Ezelden ben beni merdane yazdım
Ali'ye can u baş kurbane yazdım

Yolundan dönme kim yoktur Ali'nin
Ezelden defterim hakkane yazdım

Tevella kılmışam Al-i Ali'ye
Teberra zümresin Mervan'a yazdım

O kim kılmaz teberra ol Yezid'e
Yezid'in la'netin ol cane yazdım
 
Bilin meydan-ı aşkında Ali'nin
Başım top ellerim çevgane yazdım
 
Ali rahında her ne çekse başım
Ben anı lutf ile ihsane yazdım

Hemen maksud u mabudum Ali'den
Bi gayri isteği insane yazdım

Ezel ebed eşiğinde Ali'nin
Duram ben sailem derbane yazdım
 
Ali emriyle bu ism ile ey can
Hidayet levhine Vir'ane yazdım
* * *
Ta ezel (kaalubela) dan ben gulam-ı Hayder'em
Astan-ı izzetinde can u dilden çekerem


Şah Hasan Şah-ı Hüseyn-i Kerbela'dan ey ahi
Her nefes didar-ı vahdet ben bulardan isterem
 
Hem Ali Zeyne'l-aba Bakır'dır imanım benim
Şol sebeb ruz-ı ezelden mezheb-i Hak Ca'fer'em

Muse-i Kazım Ali Musa Rıza meddahıyem
Görünen baştan ayağa na't-ı şah-ı defterem

Çün Taki'dir aftabı dü seranın sahida
Pes naki'den özge dilde yine ma'na söylerem

Askeri'dir padişahı bu demin bu mahşerin
Aç gözün sen bu demi dem bil ki gayri neylerem
 
Mehdi-i sahib-zaman'ın hakkıçün ey Murtaza
Ben fakirin ver muradın Şah senden dilerem

Hanedan- Mustafa'yı sevmeyenler canına
Dem-be-dem bin can ile yüz bin teberra eylerem
 
Hubb-ı evlad-ı Ali'nin arasında görülen
Cümlesinden derd-mend bir kemine kemterem
 
Söyle bendim ben Ali'nin bendesine vaiza
Kanberinin Kanberinin Kamberine Kanberem

Çün hisabıyla azabın şahid-i Şah-ı veli
Sanma kim ben zerre denlü o düzehten korkarem

Gerçi fakrim rah-ı içre veli bayem gani
Haceyem Şah-ı Necef'ten olmuşem ben gevherem

Hakpay-i hanedanem ismile Virani'yem
Bilmeze zehrim veli bilene ab-ı Kevser'em
* * *
Kudret-i Hakk'ı görüp çağırırım dost dost
Cümlede baki görüp çağırırım dost dost

Mest ü harab olmuşum safi şarab olmuşum
Gör ne türab olmuşum çağırırım dost dost

Mescid-i meyhaneyim Ka'be vü büthaneyim
Hak dolu bir haneyim çağırırım dost dost

Dünye için bakmazan her su ile akmazam
Değme gülü kokmazam çağırırım dost dost

Bir asılı kandilim ruşeni ben her dilim
Gör nice bir bülbülüm çağırırım dost dost

Aşıkıyem maşukun maşukuyum aşıkın
Maksuduyum layıkın çağırırım dost dost

Sol senemin femine camı benim Cem'ine
Mest-i elest demine çağırırım dost dost

Saki benim mey benim kus ile def ney benim
Arif isen duy benim çağırırım dost dost

Deme beni gayriyem eğri değil doğruyem
Tuti vü hem kumruyem çağırırım dost dost
 
İşbu ceset bu kafes gör ne sada gör ne ses
İşidene her nefes çağırırım dost dost

Dostun ezel kününü remzini duy ününü
Sundu ebed hununu çağırırım dost dost

İlm ü hüner muteber bu yola ver can u ser
Dinle sözüm ey peser çağırırım dost dost

Virani'yem hastayım beste vü şikesteyim
Gayri ne var isteyim çağırırım dost dost
* * *
Erenler Mustafa'dan eylemez dur
Aliyyü'l-Murtaza'dan eylemez dur

Hasan'dır padişahı dü seranın
Hüseyn-i Kerbela'dan eylemez dur

Ali Zeyne'l-aba Bakır hakiçün
İmam Kazım Rıza'dan eylemez dur
 
Taki vü ba-Naki Şah Askeri çün
Erenler evliyadan eylemez dur

Bihakkı on iki nuru İmamın
Beni al-i abadan eylemez dur

Virani'yem Ali senden ümidim
Demi sun dem likaadan eylemez dur
* * *
Bihamdillah Huda'dan olmazam dur
Muhammed Mustafa'dan olmazam dur

Gulam-ı Hayder'em yoktur gümanım
Aliyyü'l Murtaza'dan olmazam dur

Hasan'dır kıblegahım hüsn içinde
Bilin Hulkı'rıza'dan olmazam dur

Vücudum doğrasalar şerha şerha
Hüseyn-i Kerbela'dan olmazam dur
 
İmam-ı Abidin'dir asl-ı kanım
Ali Zeyne'l-aba'dan olmazam dur

Veli Bakırdurur cismimde canım
Bir an medh-ü senadan olmazam dur

Bana talim eden bu ilmi Ca'fer
Yolunda her cefadan olmazam dur

Görürem Kazım'ı her bir nazarla
Ali Musa Rıza'dan olmazam dur

Taki vü ba-Naki'dir nur-ı çeşmim
Dü çeşmimde ziyadan olmazam dur


Gulam olmuşam Şah Askeriye
Muhammed Mehdi'den olmazam dur
 
Asıl aslın görüp bildi vü buldu
Benim aslımla binadan olmazam dur
 
Virani'yem özümde ve sözümde
Ali'dir evliyadan olmazam dur
* * *
Geçti gönlüm cümleden ey yar senden geçmezem
Mazhar-ı Hak Hayder-i Kerrar senden geçmezem

Cur'a-i cam-ı ezel destinden içtim ya Ali
Şol sebebden sakı-i ebrar senden geçmezem
 
Bülbülem evladı Şah oldu bana gülşen yakın
Aşık-ı gülşen benem gülzar senden geçmezem

Cümle diller dilrübasıya Ali sensin şeha
Sen güzeller şahısın dildar senden geçmezem

Her nefes can mülkünü aşkınlar ruşen eylerem
Gece gündüz şu'le-i envar senden geçmezem

Bu virani her nefes didar-ı aşkın istedi
Can ile baştan geçer didar senden geçmezem
* * *
Gel beru ey kavm-i a'da ben Hüda'dan dönmezem
Çün şehadet etmişem kim Mustafa'dan dönmezem
 
Pare pare bu vücudum sad hezaran etseler
Ben gulam-ı hanedanem Murtaza'dan dönmezem

Zehrini nuş eyledim verdim Hasan rahında baş
Uş Hüseyn'em ben Hüseyn-i Kerbela'dan dönmezem
 
Şah Zeyne'l abidin Bakır hakıçün zahida
Sinemi kalkan edindim her beladan dönmezem

Çün bana keşf etti Ca'fer bu (Ene'l-Hak) sırrını
Muse-i Kazım Ali Musa Rıza'dan dönmezem


Dört tebayi'den Taki vurdu bina'yı cismime
Şol sebebden hakpay-ı reh-nümadan dönmezem
 
Mesken etti çün Naki dil mülkünün sultanıdır
Askeri ol Mehdi sahib-livadan dönmezem

Hariciler zümresine çok teberra kılmışam
Al ü evladı bugün medh ü senadan dönmezem

Çün Viran Abdal dedi ismim Aliyyü'l Murtaza
Cümle varım Hayder'indir Evliya'dan dönmezem
* * *
Ya Muhammed Mustafa ya Şah-ı hatm-i mürselin
Ya Aliyyü'l Murtaza ya Şah-ı Emiri'l mü'minin

Ya erenler serveri ya Şah u sultan-ı zemin
Mehdi-i sahibzaman'dır evvelin ü ahırin

Ya Hasan Hulku'r-rıza sensin şeha nur-ı güzin
Ya Hüseyn-i Kerbela vü ya şefiü'l-müznibin

Ya Ali Zeyne'l-aba ya rahmete'n-lil alemin
Mehd-i sahib-zaman'dır evvelin u ahırin
 
Ya Muhammed Bakır-i batının ü zahirin
Ya İmam-ı Ca'feri ya batın ü hem zahirin
 
Ya İmam-ı Kazımı ya kıblegah-ı heşt'erin
Mehdi-i sahib-zaman'dır evvelin ü ahırin

Ya Taki vü ba-Naki ya dü sera üzre emin
Ya Hasan ya Askeri ya Şah-ı Kur'an-ı mübin
 
Ya İmam-ı çahardeh her dem emin ü pak-din
Mehdi-i sahib-zaman'dır evvelin ü ahırin
 
Ya bihakk-ı al ü evladın hakı bendin hemin
Bu Virani derd-mendi eyle sen Şah'a yakın
 
Lutf edip eyle şemali eylegil ehl-i yemin
Mehdi-i sahib-zaman'dır evvelin ü ahırin


* * *
Virani‟ye Nusayri denilmesine neden olan ünlü altılı‟dan (Müseddes) bir kısa örnek.
 
Gel istersen saadet sonu hayrı
Nazar kıl can gözüyle gör bu seyri
 
Gözün aç bak ne var alemde ayrı
Hemendem Şah‟ı gör hiç görme gayrı

Nusayri‟yem Nusayri‟yem Nusayri
Ne ölmüşem ne hod sağım ne sayrı
* * *
Kaynakça: A. Celalettin Ulusoy, Yedi Ulu‟lar
Orhan Hançerlioğlu, Düşünceler Tarihi Psakd. Org, Yedi Ulu Ozan
Türküler.com, Virani, Ozanlarımız
Alevi Canlar. Org, Virani Baba Erenler
* * * * *
« Son Düzenleme: Şubat 19, 2011, 11:29:13 pm Gönderen: admin »
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
FUZULi (1485 – 1556)
« Yanıtla #1 : Ağustos 01, 2010, 10:35:49 pm »

Fuzuli adıyla anılan Mehmet oğlu Süleyman , 1483 yılında bazı kaynaklara göre ise 1485 yılında Hz. Hüseyin'in şehid edildiği Kerbela'da, bazı kaynaklara göre de Necef'de dünyaya geldi. Alevilerin ve Şiilerin kabul ettiği Yedi Ulular'dan birisidir. Oğuzların Bayat boylarının ''Karyağdı'' soyundan olduğu söylenir. Doğup büyüdüğü topraklar o dönemde Akkoyunluların egemenliği altındaydı. Ailesi göçebe yaşamdan yerleşik zamana geçmiş ve oğulları Mehmet de iyi bir eğitim almıştı.
Fuzuli ilk eğitimini Hillah kentinde müfülük yapan babasından almıştı. Ve daha sonra Rahmetullah adındaki bir öğretmenden gereken eğitimi alarak kendini yetiştirmiştir. Arapça, Farsça ve Azeri Türkçesi dillerini iyi kullanan Fuzuli, bu dillerde divan şiirleri yazmıştır.
Tüm yaşantısını Kerbela ve çevresinde geçirdiği söylenir. Bağdad'a gelip bir süre orada yaşadığı için halk tarafından ''Fuzuli Bağdadi'' olarak da anılmıştır.
Fuzuli, nerede doğup büyüdüğünün ipuclarını da bir divan şiirinde ele vermektedir.
''Necef ve Kerbela toprağında doğup, Burcu Evliya olan Bağdad'ın suyu ve havası içinde bu dünya görmemiş yavrular'' ifadesinde kendini de tanımlamaya çalışıyor.
Fuzuli, şimdiki Bağdad'ın halini ve insanlarının neler çektiğini görse ne denli yanardı için için.
Fuzuli nerde doğduysa oraya bağlı alarak yaşadı. Kerbela ve Bağdat onun yaşamak istediği çevrelerdi.
Kendi akranı sayılan Şah İsmail'in (Şah Hatayi) Özbek hükümdarı Şeybek Hanı yaptıkları savaşta yenmesi üzerine ''Beng-ü Bade'' adını verdiği mesnevisini yazdı.
Yavuz Selim'in 1520 yılında ölmesinden sonra başa geçen Kanuni Sultan Süleyman, atalarının yayılmacı politikasını sürdürerek 1534 yılında Bağdat'ı Osmanlı topraklarının bir parçası haline getirdi. Fuzuli o dönemde elli yaşlarındaydı. Bağdat'ın işgal edilmesine övgüler dizdi. Padişahın hoşuna gitmesi için beş de kaside yazdı. Bu arada Osmanlı ordusuyla Bağdat'a gelen Hayali ve Taşlıcalı Yahya gibi Osmanlı şairleriyle tanışıp kaynaştı. Yazdığı
kasideler (Devlet büyüklerini övmek için yazılan divan edebiyatı şiiri) padişah Kanuni'nin de hoşuna gitmiş olacak ki ona dokuz akçe aylık bağlatıldı. Kanuni payıtahtına geri dönünce aylığı kesildi, Fuzuli de bunu protesto etmek için ''Şikayetname'' adlı bir mektup kaleme aldı.
O dönem Anadolu'da halk ayaklanmalarının yaşandığı, Alevilere kıyımların yapıldığı bir dönem. Hatırlanacağı gibi; 1527 yılında Hacı Bektaş Veli torunlarından olan Postnişin Kalender Çelebi, Anadolu halkının sesi olarak yapılan tüm haksızlıklara dur demek için isyan bayrağını açmış ve zamanın padişahı Kanuni tarafından idam ettirilmiş, binlerce Alevi insanı katledilmişti. Babasının oğluydu ve onlar için normaldi. Ama Fuzuli'nin bunları görmezden ve bilmezden gelip, bu da yetmezmiş gibi üzerinde yaşadığı topraklar başka bir ülke tarafından işgal ediliyordu, o da kalkıp bunu onaylar övgüler yazıyor, ardından da aylığa bağlanıyordu. Unutmamak gerekiyor ki, Fuzuli Şii mezhebine bağlıdır, dolayısıyla On iki İmam'a derin bir muhabbetle bağlıdır. Şiirlerinde tasavvuftan gelen sevgiyi ve acıyı işlemesi, Kerbela Faciası'nın kendisinde bıraktığı derin izlerle yazdığı mersiyeler (Ağıtlar), en önemlisi de şeriatın katı kuralcılığına karşı çıkışı ve onun bu Osmanlı sevgisi, inanılır gibi değil.
Sormak gerek nerede Ehl-i Beyt sevgisi, nerede insan sevgisi? Fuzuli'nin bunları bilmemesi mümkün değil. Yapılanları onaylamak neyin nesidir?
Sadece okuyucuya bunları anımsatmak istedim.
Fuzuli Osmanlı ile iyi ilişkiler kurduğundan hoşnut, ''Leyla vü Mecnun'' ile ''Hadikat-üs-sueda'' yı yazıp Osmanlı büyüklerine ithaf etti.
Fuzuli'nin yaşadığı bölge Arap bölgesi, dili de kutsal bir dil olarak kabul edilen (Kur'an dili) Arapça'dır. Farsça ise onun için şiir yazmada vazgeçilemez ve ona göre edebiyatın gerçek anahtarı olan bir dildir. Türkçe ise edebiyat dili olarak gelişmiş olmasa da giderek yazı diline dönüşmektedir.
Arapça ve Farsça yazılan eserler sadece o halklara hitap ettiği için, bu dilleri bilmeyenler bu eserleri okumaktan mahrum olmaktadırlar. Fuzuli, saptadığı bu gerçekle eşsiz güzellikde olan ''Hadikat-üs-suada'' yı (Saadete Ermişlerin Bahçesi) kendi öz dilinde yani Türkçe yazarak kendi diline olan borcunu da yerine getirmiş ve sonraki süreçte bu dilde de eserler vererek Türkçe'nin yayılıp gelişmesi için gereken gayreti göstermiştir.
Türkçe'yi, Farsça'yı ve Arapça'yı ana dili gibi bilen Fuzuli, bir eserinde buna da şöyle değinir: ''Arapça şiirler söyledim. Güzel konuşan Araplara haz verdim.Bu kolaydı, çünkü Arapça benim bilimsel sohbet dilimdi. Bazen Türk dilinin meydanlarında at koşturdum. Söz güzellikleriyle Türkçenin özelliklerini bilenlere zevk verdim. Bu da benim için zor olmadı. Çünkü Türkçe benim yaratılıştan güzel yazma yeteneğime uygundu.Zaman zaman Farsçanın ipliğine inciler dizdim. Daldan dala gezip gönül meyvesi topladım.''
Yazmış olduğu Farsça divanın önsözünde şiirlerinde kullanmakta olduğu ''Fuzuli'' mahlasını neden seçtiğini anlatır:
''Şiir yazmaya başladığımda seçtiğim mahlası bir kaç gün sonra başka bir şair kullanıyordu. Mahlasımı değiştiriyordum. Kısa bir süre sonra yeni mahlasım da aynı akıbete uğruyordu. Anladım ki daha önceki şairler şiirlerden çok mahlasları kapışmışlar. Bu durumda düşündüm ki, başkalarıyla ortak mahlas kullandığımda başarılı olursam, şiirlerim ortaklarımın sanılır, bana yazık olurdu, başarılı olamazsam, mahlas ortaklarıma kötülük etmiş olurdum. Bu nedenle ben Fuzuli adını aldım. Kötü ad beni başkalarına taşımaktan uzak tuttu. Şükür olsun ki sonu iyi çıktı. Dikenim gül, taşımsa gecher oldu. Böylece alemde tek kaldım.Ayrıca bütün ilim ve fenni özümde toplamaya gayret ediyorum. Fuzuli, ilimler, fenler anlamına geldiği için amacım mahlasında ifadesini buldu. Kaldı ki Fuzulilik halk katında edebe, terbiyeye aykırı davranış anlamına gelir. Bense, yüce alimlerle pek az bulundum. Merhametli hükümdarlar tarafından yetiştirilmedim. Gezip tozmayı sevmediğim halde, akli konularda filozofların sözüne itiraz ederim. Bilim konuşmalarında alimlerin sohbetine karışır, söz söyleme sanatında üstatlarla tartışırım. Bu davranış bir taraftan Fuzuli'nin ilmine ve fazlına alamet sayılır belki, fakat bana göredüpedüz terbiyesizlik, fodullukdur.''
Bu anlatım; Fuzuli mahlasını başkalarının hoşuna gitmeyecek ve kimse tarafından kullanılmayacak bir kelime olduğu için seçtiğidir.
Fuzuli'nin eserlerine baktığımızda kasidelerin yoğunluğu göze çarpar. Allah'a, Peygamber'e, Şah-i Velayet dediği Hz. Ali'ye, Kanuni'ye, onun paşaları olan Mehmet Paşa'ya, Ayas Paşa'ya ve diğer devlet yöneticilerine onları öven, göklere çıkaran şiirler yazar, develt ileri gelenlerinden hatırı sayılır paralar alır.
Bunların yanında devlette işlerin nasıl yürütüldüğüne dair hicivleri de vardır.
Selam verdüm rüşvet değüldür deyu almadılar
Hükm gösterdim faidesüzdür deyü mültefit olmadılar
Eğerçi zahirde suret-i itaat gösterdiler
Amma zebab-ı hal ile cem-i sualime cevap verdiler
*
Devlet bu haldeyken, kime ne için övgüler yazılmış bilinmez.
Saadete Ermişlerin Bahçesi olarak bildiğimiz Hadikat-üs- süeda'da; Fuzuli yazmış olduğu bu divanında, akıcı bir dili sade şekilde nasıl kullandığının en güzel örneğini sergiler. Konu; kendisinin de üzerinde yaşadığı Kerbela'dır. Eserin ilk bölümünde Peygamberler ele alınmış, sonra Ehl-i Beyt'e yer verilmiş, daha sonraki bölümlerde de Şehid-i Kerbela İmam Hüseyin'in, Kerbela'da yaşadığı acılar ve Kerbela faciasından geriye kalan Ehl-i Beyt kadınlarının Emevi halifesi Yezid'in (nalet olsun) yaşadığı Şam'a götürülüşü anlatılmakta. Sonuç bölümünde ise; bir ağıt ( mersiye) ile On iki İmamlar hakkında kısa bilgi veren bölümler yer almaktadır.
Bir divan edebiyatı koşuğu olan Beng-ü Bade (Afyon ve Şarap) adlı mesnevisi de Şah İsmail ile II. Beyazit'i (Yavuz Selim'in babası) anlatmaktadır.
İnsan aşkı ile Tanrısal aşkı aynı potada eritip iç içe geçiren ve ondan doğan ahengin genç yüreklerde yarattığı fırtınanın ortaya çıkardığı eşsiz bir
eseri de ''Leyla vü Mecnun''dur.
Diğer Eserleri: Türkçe Divan, Farsça Divan, Arapça Divan,Heft cam, Rind ü Zahid, Hüsn ü Aşk, Şikayetname, Terceme-i Hadis-i Erbain, Matlau'l-İtikad, Enüsü-l Kalb, Sıhhat u Maraz, Sehhat o Ma'ruz, Sakiname'dir.
Fuzuli'nin eserlerine bakıldığında ; Astronomi, Tıp,Tarih, Felsefe ve Bilim konularını da işlediği göze çarpar.
Fuzuli'nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini ise bilim oluşturur. ''Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir'' anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öge diye anlar, bu nedenle de '' evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur'' yargısına varır.
Yaşamının büyük bir bölümünü İmam Hüseyin'in türbesinin hizmetinde bulunarak geçiren Fuzuli'nin en büyük tutkusu Kerbela'da ölmekti.
Fuzuli, 1556 yılında yaşadığı ve şiirlerini yazdığı Kerbela'da yaygın bir hastalık olarak bilinen vebaya yakalanması sonucu Hakk'a yürüdüğü tahmin edilmektedir.
Kerbela kentinde İmam Hüseyin'in Türbesi'nin girişinde bulunan Fuzuli'nin mezarı, Baas rejimi sırasında bir gece kuşatılarak yıkılmıştır. Kemikleri bir kutuya konularak yakınlardaki bir camiye defnedilen şair, hemen ertesinde bu caminin de yıkılmasıyla İmam Hüseyin Türbesi'nin avlusuna gömülmüştür.

Ey olub mirac bürhan-ı ulüvv-i şan sana
Yere inmiş gökden istikbal edüb Furkan sana

Hin-i dava-yi nübüvvet müddei ilzamına
Cahi iken il kemal-i ilm bes bürhan sana

Kilk-i hükmün çekdi harf-i sa'ir-i edyana hat
Hükm-i isbat etdi nefy-i sa'ir-i edyan sana

Baki-i muciz ne hacet din-i Hak isbatına
Alem içre muciz baki yeter Kur'an sana

Vasf-ı Cibri-i Emin etmiş kabul-i hidmetün
Sırr-ı Hak keşfine anunla yetüb ferman sana

Sensen ol hatim ki refetmiş cemi-i hakimi
Hatem-i hükm-ü risalet tapşurub devran sana

Ol kadar zevk-i şefaat cevher-i zatundur var
Kim gelür arz-ı hata manide bir ihsan sana

Mah-ı nevdir yoksa sen kılduk da seyr-i asuman
Kaldurub barmah getürmüş asuman iman sana

Ya nebi lütfun Fuzuli'den kem etme ol zaman
Kim olur teslim Miftah-ı der-i gufran sana
* * *
Ruzigarum buldu devran-ı felekden inkilab
Kan içer oldum ayağın çekdi bezmümden şarab

Şule-i ah ile yandurdum dil-i ser-geşteni
Bir od oldum çizginen çevremde oolmaz mı kebab

La'lün ile bade bahs etmiş zihi güm-rahlık
Oldu vacib eylemek ol bi-edebden ictinab

Vermez oldu el vişal-i piç-i zülfün ah kim
Rişte-i tedbirden devran-ı kec-rev açdı tab

Olmadı ol maha ruşen yanduğum hicran günü
Yanduğun şeb ta seher şem'un ne bilsün afitab

Göz ki peykanun hayali ile saçar her yan sirişk
Bir sadefdür katre-i barani eyler dürr-ü nab

Oldu ebr-i dud-u ahum perde-i ruhsar-ı mah
Ah kim almaz cemalinden henüz ol meh nikab

Kesmedi mendenser-i kuyunda azarın rakib
Ey Fuzuli nişe cennet içre yok derler azab
* * *
Kabrüm daşına kim gam odundan zebanedür
Tan ohun atma kim hatarı çok nişanedür

Eyler kadeh zemane gamın def galiba
Devr-i kadhe muhalif-i devr-i zemanedür

Kaldurdı eşk dün meni ol asitandan
Kim maksadum menüm dahi ol asitanedür

Vaiz sözüne dutma kulak gafil olma kim
Gaflet yukusunun sebebi ol fesanedür


Nezr etmişem firakuna kim yoh nihayeti
Nakd-i sirişkümi ki tükenmez hızanedür

Can vermeyüm mi gurbete kim bim-i taneden
Yad-ı vatan feganuma sensüz behanedür

Ey dil hazer kıl ateş-i ahunla yanmasun
Cismüm ki derd kuşlarına aşiyanedür

Menden Fuzuli isteme eşar-ı medh-ü-zem
Men aşıkam hemişe sözüm aşıkanedür
* * *
Mürde cismüm iltifatundan bulur her dem hayat
Ölürem ger kılmasan her dem mana bir iltifat

Yaza bilmez leblerün vasfın tema-ı ömrde
Ab-ı hayvan verse kilk-i hizra zulmetden devat

Men fakiren sen gani vergil zekat-ı hüsn kim
Şer içinde hem manadur hem sana vacib zekat

Görmeyince ışkunı gelmez aşıkun
Yüz peyember cem olub gösterseler min mucizat

Mazhar-ı aşar-ı kudretdür vücud-u kamilün
Feyz-i fıtratdan garaz sensen tufeylün kainat

Cevhar-i zatundadır mecmu-u evsaf-ı kemal
Bu sıfat ile ki senden kandadur bir pak zat

İşka ta düştün Fuzuli çekmedün dünya gamın
Bil ki kayd-ı ışk imiş dam-ı ta'allukdan necat
* * *
Bende Mecnun'dan füzun aşıklık isti'dadı var
Aşık-ı sadık benem Mecnun'un ancak adı var

Kıl tefahur kim senin hem var ben tek aşıkın
Leyli'nin Mecnun'u Şirin'in eger Ferhad'ı var
 
Ehl-i temkinem beni benzetme ey gül bülbüle
Derde yoh sabrı anın her lahza bin feryadı var


Öyle bed- halem ki ahvalim görende şad olur
Her kimin kim devr cevrinden dil-i na-şadı var

Gezme ey gönlüm kuşu gaafil feza-yı aşkda
Kim bu sahranın güzer-gahında çok sayyadı var

Ey Fuzuli aşk men'in kılma nasıhtan kabul
Akl tedbiridir ol sanma ki bir bünyadı var
* * *
Ey melek- sima ki senden özge hayrandur sana
Hak bilür insan demez her kim ki insandur sana

Vermeyen canın sana bulmaz hayat-ı cavidan
Zinde-i cavid ana derler ki kurbandur sana

Alemi pervane-i şem'i cemalün kıldı ışk
Can-ı alemsen fida her lahza min candur sana

Aşıka şevkunla canvermek inen müşkil degül
Çün Mesih-i vaksten can vermek asandur sana

Çıkma yarum geceler ağyar ta'nından şakın
Sen meh-i evc-i melahatsen bu noksandur sana

Padişahum zulm edüb aşık seni zalim demiş
Hub olanlardan yaman gelmez bu bühtandur sana

Ey Fuzuli hub olanlardan tegafüldür yaman
Ger cefa hem gelse anlardan bir ihsandır sana

* * *
Kaynaklar: A. Celalettin Ulusoy, Yedi Ulu'lar
Vikipedi, Özgür ansiklopedi
Antoloji.com
Dinle kalbimi.net
* * * * *
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
  • admin
  • Administrator
  • Ebedi Üye
  • ******
  • Mesaj Sayısı: 152
Ynt: YEDİ ULULAR (2) PİR SULTAN ABDAL
« Yanıtla #2 : Şubat 19, 2011, 11:29:26 pm »

PİR SULTAN ABDAL
Baba İlyas ve Baba İshak‟ın Anadolu‟da başlattıkları devrimci, özgürlükçü, onurlu tavır geleneğinin en önde gelenlerindendir Pir Sultan.

Bir yaramız daha var bizim
Sürer mahşere değin
Eğer gerçekler bilinirse
Diner acımız yarına değin
(S.Erenler)

Alevilik‟deki Yedi Ulular‟ı araştırıp yazarken, en zor kısımın Pir Sultan Abdal üzerine olacağını düşünüyordum.
Haklı da çıktım. Diğer beş Ulu bu denli zorlamadı beni (Kul Himmet‟i yazmadım daha).
Konuya nereden bakarsak bakalım, boynumuz hep bükük kalıyor. İnancıyla, siyasi bilincinin getirdiği duruşu ve direnciyle simgeleşip, Alevilik tarihine damgasını vuran Devrimci Halk Ozanı Pir Sultan Abdal‟ı yazarken yaşamak, onun yaptıklarıyla heyecanlanıp coşmak bambaşka bir dünyanın kapısını açıyor insana. Gelin görün ki, diğer bazı Ulu Ozanlar‟da da olduğu gibi, Pir Sultan Abdal‟ın yaşamında da takılıp kalıyoruz bir yerde. Şiirleri beş yüz yıl boyunca dillerden dillere, nesillerden nesillere aktarılarak günümüze değin gelirken, onun yaşamı hakkında fazla bilgiye sahip olamamak bir insan olarak kahrediyor bizi.Yaşadığı döneme damgasını vuran bu Ulu Ozan‟ın yaşamı hakkında nasıl olur da fazla bir şey bilemeyiz. O dönemde var olan Alevi-Bektaşi dergahları, tekkeleri, inandığı dava uğruna çekinmeden başını veren bu Ulu Ozan hakkında hiçbir yere not düşmemişlerdir. Şiirleri bugüne değin gelirken, bu şiirleri söyleyen Ozan hakkında neden çok az şey bilinmektedir. Elbette biliyoruz; Osmanlının Anadolu Alevilerine yaptıklarını, ama şiirler gibi onun gerçek yaşamını da bugünlere ağızdan ağıza taşıyamaz mıydık? Diye sormaktan da kendimizi bir türlü alamıyoruz.
Pir Sultan‟ın şiirlerini, deyişlerini bir deftere yazmadığı apaçık ortada, ki yazılmış olsaydı, defter değilse de, deftere yazıldığı söylentisi günümüze değin ulaşırdı. Söylediği şiirler ve deyişler ilkin ağızdan ağıza dolaşarak sonra da, belki yüzyıllarca sonra cönklere ( Saz ozanlarının kendilerinin ya da başkalarının koşuklarını derledikleri, uzunlamasına açılan, deri kaplı defter) geçirildi.
Can yanacağına mal yansın deriz çoğu zaman. Bildiğimce, araştırdığımca başlamak en iyisi. Anadolu Alevilerinin bu Ulu Ozanını biraz da ben açayım sizlere.
Tarih sayfalarına baktığınız zaman mutlaka dikkat çeken bir şeyle karşılaşırsınız. Her iyinin karşısına bir kötü, her güzelin karşısına da bir çirkin çıkıvermiştir. Her varolanın bir karşıtını görürsünüz. İbrahim Peygamber‟in karşısında Nemrut‟u, Musa Peygamber‟in karşısında Fıravun‟u, İsa Peygamber‟in karşısında da oniki havarilerden öğrencisi de olan Yahuda‟yı, Hz. Ali‟nin karşısında Muaviye‟yi, İmam Hasan‟ın karşısında onu zehirleyen karısı Cude‟yi, İmam Hüseyin‟in karşısında da Şimir ve ona emri veren Yezid‟i, diğer İmamlar‟a baktığınız zaman da sırasıyla Emevi ve Abbasi halifelerini, Ebu Müslim‟in karşısına Abbasi halifesi Cafer Mansur‟u, Nesimi‟nin karşısına Emir Yeşbeğ‟i, Hacı Bektaş Veli‟nin karşısına İnkar Sarı‟yı, Şeyh Bedrettin‟in karşısına Osmanlı padişahı Çelebi Mehmet‟i, Şah İsmail‟in( Şah Hatayi) karşısına Yavuz Selim‟i, Pir Sultan‟ın karşısına da Hızır Paşa‟nın çıktığını görürüz.
Bu gelişen sürece baktığımız zaman; dünya varolduğu andan beri süregelen zalim ile mazlumun veya mazlumun yanında olanların mücadelesine tanık oluruz. Ama gerçekler, tarihin karanlıklarından ve kanlı sayfalarından öyle veya böyle tüm gerçekleriyle birlikte bize ulaşmaktan geri kalmaz.
Pir Sultan Abdal hakkında şimdiyece çeşitli araştırma kitapları yayımlandı . Ama kaynağın az olması yazılanların da ne denli gerçek olduğunu kuşkuya düşürüyor.
Pir Sultan Abdal üzerine ilk önemli çalışmayı 1929 yılında Sadettin Nüzhet Ergun yapmış, 105 şiir yayımlayarak şair üzerine bilgiler verilmiştir. İkinci önemli çalışmada Pertev Naili Boratav ile Abdülbaki Gölpınarlı‟nın birlikte hazırladıkları 1943‟de yayımlanan Pir Sultan Abdal adlı kitaplar olmuştur. Diğer yayınlar ise: Pir Sultab Abdal, Abdulbaki Gölpınarlı, Varlık Yayınevi Pir Sultan Abdal, Cevdet Kudret, Yeditepe Yayınevi Pir Sultan Abdal, Cahit Öztelli, Milliyet Yayınevi Sabahattin Eyuoğlu‟nun ölümünden önce hazırlayıp bitiremeden bıraktığı bir seçmeler kitabı dostlarınca tamamlanıp Cem Yayınevi tarafından Azra Erhat‟ın sunu yazısı ve İlhan Başgöz‟ün Önsözüyle basılmıştır.
Pir Sultan Abdal hakkında araştırma yapan yazarlardan İbrahim Aslanoğlu- Pir Sultan Abdallar adlı kitabıyla, Sabahattin Eyuboğlu- Pir Sultan Abdal adlı kitabıyla ve A. Celalettin Ulusoy- Yedi Ulu‟lar kitabındaki anlatımıyla ve daha nice araştırmacımız bu Ulu Ozanımızın halkımız tarafından öğrenilmesine ışık tutmuşlardır.
Anadolu halkının bağrında açmış bir kızıl güldür Pir Sultan, diye tanımlar Sabahattin Eyuboğlu. Ortaya koyduğu kişiliğiyle, özüyle, sözüyle bir dava adamı olan Pir Sultan Abdal‟ı ona layık olacak biçimde anlatmak gerçekten çok zor.
Anadolu'da Pir Sultan veya Pir Sultan Abdal mahlasını kullanan birden fazla halk ozanının olduğunu biliriz ve bunlar:

1- Pir Sultan‟ım Haydar (Çorum yöresinden)

2- Aruz şairi Pir Sultan Abdal (Köy şairinden ziyade medrese eğitimi almış şehirli biri)

3- Pir Sultan Abdal (Divriği yöresi)

4- Abdal Pir Sultan ( XVIII. Yüzyılın ikinci yarısı veya XIX. Yüzyılın başında yaşamış olduğu sanılıyor)

5- Pir Sultan Abdal ( Bu şair de, asılmasını ve asıldıktan sonraki olayları anlatıyor.)

6- Pir Sultan

Asıl anlatmak istediğimiz Pir Sultan, kendisini bu mahlasla tanıttığı ve tanıyanların da sadece Pir Sultan Abdal değil, Pir Sultan dediği şairdir.
Bizim için de önemli olanın Hızır Paşa' nın astırdığı Pir Sultan'dır.
Bizim konumuz da zaten "Dönen Dönsün Ben Dönmezem Yolumdan" dizesini söyleyen Devrimci Halk Ozanı Pir Sultan'dır. Ama alışık olduğumuz üzere Pir Sultan değil, Pir Sultan Abdal diye de ünlemekteyiz ozanı.
Bazı araştırmalara göre 1480-1550 yıllarında yaşadığı sanılan Pir Sultan, Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman döneminin en canlı tanıklarından birisidir. Bazı kaynaklar da da Pir Sultan‟ın 1547 – 1551 veya 1587 – 1590 yılları arasında idam edildiği kabul görmektedir.
Katliamların günbegün arttığı bir dönemde halka yüreğini açan bir insanın sessiz kalması elbette ki düşünülemez. Pir Sultan'ın, Horasan yöresinden Azarbeycan'in Hoy kasabasına geldiği ve oradan da ailesiyle birlikte Anadolu'ya göçüp Sivas'ın Yıldızeli'ne bağlı Çırçır nahiyesinin Banaz köyüne yerleştiği sanılıyor. Yine bazı kaynaklarda O‟nun Banaz‟da dünyaya geldiği yönündedir. Asıl adının Haydar olduğu, Pir Sultan mahlasını daha sonra çalıp söylemeye başladığında aldığı üzerinedir.
Yıldızdağı eteklerinde , Çırçır‟a kırksekiz kilometre uzaklıkta, çoğu tek katlı kerpiç evleri, soğuktan korunmak için yarı yarıya toprağa gömülü bir köy. Banaz‟da bugün Pir Sultan‟ın olduğu söylenen bir ev, önünde Ozan‟ın yaşadığı dönemden kaldığına inanılan bir söğüt ağacı, ağacın altında, asasının ucuna takıp Horasan‟dan getirildiğine inanılan bir değirmen taşı vardır. Pir Sultan, yaz aylarının güzel havalarında bu taşın üstüne oturup karısıyla sohbet edermiş. Köylüler bu evi, ağacı, taşı kutsal sayarlar.
Araştırmacı Ali Balım kitabında, Haydar'ın nasıl Pir Sultan olduğu üzerine hikayesi şöyledir.
" Haydar'ın babası, oğlunun seyip gezmesini istemedi. Önüne malları kattı, “git oğlum hayvanları otlat “ dedi, çocuk mallar önünde akşama kadar gezdi yoruldu. Yıldız dağının eteğinde bir çimenlik var idi. Bu çimenlikte bugün Bektaşi U l ularından Seyit Ali Sultan'ın makamı vardır. Bu yer boş değil idi. Çocuk, başını bir taşa koydu, uyudu, azını çoğunu bir Mevla bilir. Manâda kulağına bir ses geldi. Haydar gözlerini açtı ki karşısında bir aksakallı ihtiyar var. Bir elinde bir dolu, bir elinde bir elma. Haydar'a uzattı, “al oğlum bunu iç” dedi. Haydar doluyu iç ti. Uçyüzaltmışaltı damarından bir ateştir yürüdü. Pir öteki elini uzattı elmayı verdi. Haydar elmayı alırken gördü ki Pir'in avucunun içinde bir yeşil ben var. Balkıyıp duruyor. Haydar bildi ki bu Hacı Bektaş Veli'dir. Sarıldı ki elinden öpe. Pir etti. “Oğlum bundan sonra senin adın Pir Sultan olsun, adın dört bir yana yayılsın, sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmesin. Ali evladın hakkını almak için Tanrı senin yardımcın olsun. Adını ben verdim, yaşını Allah versin,” dedi, gözden nihan oldu.
"Akşam oldu sabah açıldı, hayırlı sabah canların üstüne açılsın, Haydar evine dönmedi. Arayı arayı buldular. Haydar kendinden geçmiş.Güzel yüzü köpük içinde dalga vurur. Uyandırdılar, eline bir saz verdiler. Anladılar ki, Haydar dolu içmiş. Aşk deryasına düşmüş,inc i mercan satar..."
Hızır Paşa'nın öyküsüne gelince:
Vaktiyle, Hafik ilçesinin Sofular köyünde Hızır adında bir genç varmış. (Bazı kaynaklar Hızır‟ın da Banaz köyünden olduğu yönünde görüş belirtiyorlar) . O zamanlar bu köyün halkı Alevi imiş (Osmanlı döneminde Anadolu halkının yüzde sekseni Aleviymiş, ama baskılar, yediden yetmişe katliamlar, hele Yavuz‟un Padişahlığının yanına halifeliği de eklenince zor dönemler yaşamışlar. Takiyye yapıp namaz kılıp, ramazan orucunu tutmaya başlamışlar, özdilleri Türkçeyi bırakıp Arapça-Farsça karışımı Osmanlıcayı konuşmak zorunda bırakılmışlar ve beşyüz yıl sonra bugüne gelinmiş.) Zamanla yoldan çıkmışlar. Onların bu durumunu beğenmeyen Hızır, köyden ayrılmaya karar vermiş, çıkmış yola. Ha şurası, ha burası derken Banaz'a kadar gelmiş. Pir Sultan'ın yanına azap durmuş. Sonra da müridi olmuş. Aradan seneler geçmiş,bir gün Hızır: “Pirim,” demiş; “Sen herkese himmet ediyorsun, her biri çeşitli makamlara geçiyor, ne olur, bana da himmet et, büyük adam olayım, ben de bir makama geçeyim..” PirSultan şöyle bir düşündükten sonra gülümsemiş:”Ulan Hızır, ben dua ederim, belki sen de büyük adam olursun; hatta paşa, vezir de olursun ama, sonunda gelip beni astırırsın.”
Yine de duasını eksik etmemiş. Hızır İstanbul'a gidip saraya girmiş. Ağa, Kapıcıbaşı, Paşa, Beylerbeyi derken Vezir olup Sivas valiliğine atanmış. Pirini unutmamış, haber gönderip huzuruna getirtmiş. Hürmet, izzet ikram derken bir hayli de sohbet etmişler. Yemekte mükellef bir sofra donanmış. Pir Sultan yiyeceklere şöyle bir bakıp hemen geriye çekilmiş. Paşa şaşırmış. “Bir şey mi oldu Pirim?” Pir Sultan: “Hızır”,demiş; “ bu yemeklerde zina kokuyor, içinde yetim hakkı var, sen bunları haram para ile yaptırmışsın. ” Hızır Paşa: ”Yok Pirim” dediyse de dinletememiş . Ama bir hayli de içerlemis. Pir Sultan biraz daha ileri gidip: “Bunları ben değil, köpeklerim bile yemez. İstersen çağı-rayım da gör.” Hemen ünlemiş, köpekler anında gelmişler. Bir tepsiye haram yemek, bir tepsiye de helâl yemek konmuş. Önce haram yemekler getirilmiş. Köpekler şöyle bir koklayıp geri geri çekilmişler. Arkasından helâl yemeklerle dolu tepsi gelmiş. Köpekler onu da kokladıktan sonra, kuyruklarını sallaya sallaya yemeye başlamışlar. Bu hakarete çok kızan Hızır Paşa, hırsını yenemeyip Pirini Toprakkale'ye hapsettirmiş.
Eh. . ne de olsa Piri. Hırsı geçince bir bahane ile affetmek istemiş . Zindandan çıkarttırıp demiş ki: “Bana içinde Şah'ın adı geçmeyen üç deyiş söylersen seni af fedeceğim. Yok, söylemezsen kendin bilirsin.‟‟ Pir Sultan: "Peki öyleyse" deyip tezeneye şöyle bir dokunmuş:

Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar Şah'a gidelim
Siyaset günleri gelip yetmeden
Açılın kapılar Şah'a gidelim

Gönül çıkmak ister Şah'ın köşküne
Can boyanmak ister Ali müşkine
Pirim Ali Oniki imam aşkına
Açılın kapılar Şah'a gidelim

Her nereye gitsem yolum dumandır
Bizi böyle kılan ahd ü zamandır
Zincir boynum sıktı hayli zamandır
Açılın kapılar Şah‟a gidelim
Ilgın ılgın eser seher yelleri
Yare selam eylen Urum elleri
Bize peyk geldi Şah bülbülleri
Açılın kapılar Şah‟a gidelim

Çıkarım bakarım kale başına
Mümin müslümanlar gider işine
Bir ben mi düşmüşüm can telaşına
Açılın kapılar Şah‟a gidelim
 
Yaz selleri gibi akar çağlarım
Hançer aldım ciğerciğim dağlarım
Garip kaldım şu arada ağlarım
Açılın kapılar Şah'a gidelim

Pir Sultan'ım eyder mürvetli Şah'ım
Yaram baş verdi sızlar ciğergahım
Arşa direk direk olmuştur ahım
Açılın kapılar Şah'a gidelim
* * *
Kul olayım kalem tutan eline
Kâtip ahvalimi Şah'a böyle yaz
Şekerler ezeyim şirin diline
Kâtip ahvalimi Şah'a böyle yaz.
 
Allah'ı seversen kâtip böyle yaz
Dünü gün ol Şah'a eylerim niyaz
Umarım yıkılsın şu Kanlı Sivas
Kâtip ahvalimi Şah'a böyle yaz
 
Sivas illerinde zilim çalınır
Çamlıbel'ler bölük bölük bölünür
Ben dosttan ayrıldım bağrım delinir
Kâtip ahvalimi Şah'a böyle yaz

Münafığın her dediği oluyor
Gül benzimiz sararuben soluyor
Gidi Mervan şad oluben gülüyor
Kâtip ahvalimi Şah'a böyle yaz
 
Pir Sultan Abdal'IM BEY HIZIR Paşa
Gör ki neler geldi sağ olan başa
Hasret koydu bizi kavim kardaşa
Kâtip ahvalimi Şah'a böyle yaz
* * *
Karşıda görünen ne güzel yayla
Birdem süremedim giderim böyle
Ala gözlü Pirim sen himmet eyle
Ben de bu yayladan Şah'a giderim

Eğer göğerüben bostan olursam
Şu halkın diline destan olursam
Kara toprak senden üstün olursam
Ben de bu yayladan Şah a giderim
 
Bir bölük turnaya sökün dediler
Yürekteki derdi dökün dediler
Yayladan ötesi yakın dediler
Ben de bu yayladan Şah'a giderim
 
Dost elinden dolu içmiş deliyim
Üstü kan köpüklü meşe seliyim
Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim
Ben de bu yayladan Şah'a giderim.
 
Alınmış abdestim aldırırlarsa
Kılınmış namazım kıldırırlarsa
Siz de Şah diyeni öldürürlerse
Ben de bu yayladan Şah‟a giderim
 
Pir Sultan Abdal'ım dünya durulmaz
Gitti giden ömür geri gelinmez
Gözlerim de Şah yolundan ayrılmaz
Ben de bu yayladan Şah'a giderim

* * *
Hızır, Piri affetmeye hazırlanırken onun inadına söylediği üç deyişte de Şah kelimesini kullanması karşısında çileden çıkmış. Büyük bir çıkmazda olduğunu görmüş. Bir yandan da koskoca bir Osmanlı İmparatorluğunun Paşasıymış. Yanındaki efradına emretmiş." Asın bunu"
Hızır Paşa'nın asın bunu demesi Pir Sultan Abdal'ı hiç de korkutmamış. Zaten O Hızır'ı İstanbul'a gönderirken görmesi gerekeni görmüşmüş. Ağrına gitmemiş, Garip garip, ben sana demiştim manasıyla bakmış.
Pir Sultan Abdal asılmaya giderken de yine tutamamış kendini:

Bize de Banaz'da Pir Sultan derler
Bizi kem kişi de bellemesinler
Paşa huddamına tembih eylesin
Kolum çekip elim bağlamasınlar .
 
Hüseyin Gazi Sultan binsin atına
Dayanılmaz çarhı felek zatına
Bizden selam söylen ev külfetine
Çıkıp ile karşı ağlamasınlar

Ala gözlüm zülfün kelep eylesin
Döksün mah yüzünen ikap eylesin
Ali Baba Hak'tan dilek dilesin
Bizi dar dibinde eğlemesinler

Ali Baba eğer söze uyarsa
Emir Huda'nındır beyler kıyarsa
Ala gözlü yavrularım duyarsa
Alım çözüp kara bağlamasınlar

Surrum işlemedi kaddim büküldü
Beyaz vücudumun bendi söküld
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]
Gitmek istediğiniz yer: