Bu belge, Danimarka Alevi Birlikleri Federasyonu’nun, Alevi-Bektaşi inancını, Danimarka yasaları uyarınca bağımsız bir inanç toplumu olarak kabul ettirmek amacıyla, hazırlamış olduğu belgelerin Alevi-Bektaşi inancının esaslarını içeren bölümüdür.
DABF altında bir kurul tarafından, Alevi araştırmacı yazar Dr. Ali Yaman ve Hüseyin Gazi Metin, Hasan Kılavuz, Erdoğan Aslan, Kazım Engin gibi dedelerin katkı ve görüşlerine başvurarak hazırlanmıştır. Ayrıca belge içerik olarak, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu dedeler kurulu, DABF ve üye derneklerin genel kurullarında onaylanmıştır. Bu belge Danimarka’da Alevilerce hazırlanan ve Alevi-Bektaşi inancını temel esaslarını konu alan, Danimarka’ca ya çevrilip yayınlanan ilk belgedir.
İçerik olarak belge, Alevi-Bektaşi inancını en temel inanç esaslarını; tanrı anlayışı, ikrarnamesini, inanç kaynaklarını, felsefe ve ahlak öğretisini, inanç kurumları ve geleneklerini, sosyal, kültürel siyasi özeliklerini vs. içermektedir. Belgede geçen, önemli isim ve Alevi deyimleri dipnot (sözlük) olarak yazının altında verilmiştir..
DABF olarak bu belgenin, yüzyıllardır anavatanı Türkiye’de varlığı bir türlü resmen kabul edilmeyen, Alevi-Bektaşi inanç ve toplumunun Danimarka’da kendine özgü sentezi bir inanç olarak kabul edilip, Danimarka’daki inanç ve kültürel zenginliğe pozitif katkı sunmasını, ve inanç birliğimizi güçlendirmesini umut ediyoruz.
Alevilik misyonerci değildir, insanların ezmeden ezilmeden mutlu yaşamasından gayrı bir amacı yoktur, bunun için her şeyi paylaşmaya hazırdır.
1 Ocak 2007
Saygılarımızla.
DABF adına başkan.
Feramuz Acar
1. Alevilik-Bektaşilik nedir?
Alevilik ve Bektaşilik tarihsel süreç içerisinde temel felsefesi aynı olan ama çeşitli adlar altında Anadolu'ya taşınmış ve kurumlaşmasını 1200’lü yıllarda Hünkar Bektaş Veli[1] (HBV) ile sağlamış, daha sonra da yol önderleri tarafından geliştirilen kendine özgü sentezi bir inançtır. Alevi-Bektaşiliğin kökenleri, Anadolu'nun antik çağ, eski yunan doğa filozofları eski Türk inancı Şamanizm[2], eski İran ve Kürt inancı Mazdek [3], Mani[4], Zerdüştlük[5], Budizm, ayarıca Yahudi, Hıristiyan ve İslam’ı senkretik-gnostik[6] yaklaşımlar gibi birçok değişik inanç ve tasavvufi (felsefi) sufi[7] düşüncenin kaynaşımından oluşup gelişen bir inançtır. Daha çok sözlü geleneğe dayanan ve insanı merkeze koyan Alevi inancı, öz itibarı ile tüm VARLIĞI ve Hakkı (tanrıyı) insanda gören bir inançtır ve inanca mensup olanlar kendilerine Alevi-Bektaşi veya kısaca Alevi[8] derler. Tarihte Kızılbaş[9] olarak ta geçer. (Bu yazıda Alevi, Alevilik[10] terimi kullanılmıştır.)
2. Coğrafik olarak Aleviler.
Coğrafik olarak Aleviler, daha çok Türkiye’de (yaklaşık 20 milyon) ve az miktarda Türkiye’nin komşu ülkelerinde yaşarlar. Danimarka’da Türkiyeli göçmen işçilerin yaklaşık ¼ ( 10.000 kişinin) Alevi inancına mensup olduğunu tahmin ediyoruz. Danimarka’da Randers, Aarhus, Hedensted, Odense, Slagelse, Ringsted ve Kopenhag şehirlerinde Alevi dernekleri vardır. Tarihte uğradıkları çeşitli baskı ve katliamlardan dolayı Aleviler, inanç ve kimliklerini açıklamaktan çekinirler.
İslam dünyasında Ali[11] ve Alevilik deyimi ve Ali ile ilgili tarikatlara sıkça rastlanılır. Fakat Anadolu Alevi-Bektaşiliği bazı İslam’i kaynak ve terimleri kullansa da bilinen İslam’dan hem tanrı anlayışı hem de inançsal pratikleri (ibadet) bakımından tamamen ayrıdır. Örneğin Aleviler İslam’ın 5 şartı olan; Oruç, namaz, zekat, haç[12], kelimeyi şahadete uymazlar, kendilerine özgü ayrı bir inanç ve ritüelleri vardır. Alevilikte olan örneğin CEM[13], semah,[14] musahiplik[15] gibi kurumlar İslam’da yoktur.
Bu anlamda Aleviliği kısaca kendine özgü sosyal ve inançsal bir anlayış olarak tanımlayabiliriz. İslam’la ilgisi olmasına rağmen Alevilik İslam’da Sünni[16] ve Şia[17] anlayışından oldukça farklı özellikler taşımaktadır. Tarihsel-sosyal-kültürel ve mitolojik etkenlerle Alevilik sürekli insandan yana, dinamik bir gelişme göstermiş ve en kutsal canlı kabul ettiği insana yakışan her inancı-kültürü içselleştirmiştir. Bu da Aleviliğe tarihte yaşadığı zulme ve katliamlara rağmen kendine özgü bir inanç hüviyetini kazandırmıştır.
2. Aleviliğin tanrı ve insan anlayışı
Aleviliğin tanrı inancı VARLIĞIN BİRLİĞİ ve bunun en mükemmel parçası olan insanın kutsallığı üzerine kuruludur.
Aleviler (vahdeti mevcut)[18] VARLIĞIN BİRLİĞİ: tanrının her şeyi kendi varlığı, ışığı (nuru Alevinden) yarattığına, varlığın yoktan var olmadığı gibi, yok edilemeyeceğine, TANRI, doğa ve insanın, (tüm alemin) bir bütün (HAK) Tanrı olduğuna ve bu varlığın en mükemmel parçası olan insana (Ademe)[19] tanrının kendi ruhunu verdiğine inanır. Bu nedenle de kamili insan[20] ve ‘insan tanrıdır, tanrı insandır’ En-el HAK[21] (ben tanrıyım, hakikatim) düşüncesi, Aleviliğin HAK[22] tanrı anlayışımızın özünü oluşturur. Alevilik inancının temel kitaplarından sayılan Buyruk[23] ve Makalat’ta[24] Tanrının kendi özünden, önce zahiri[25] temsilen Muhammed’in nurunu ve batini[26] özü temsilen Ali’nin nurunu ve bu iki nurdan tüm varlıkların oluştuğu, ve ardından tanrının insanı (Ademi) topraktan yaratıp kendi ruhunu verdiği, düşüncesinden anlatılır. Bu nedenle Alevilik anlayışında Hak-Muhammed-Ali[27] üçlemesi tanrının birliği olarak algılanır bir kelime olarak söylenir.
Alevilik inancı zahiri yüzeysel şekle değil öze önem verir, Tevrat İncil Kuran vb. kutsal kitapları da batini öz insana verilmek istenen ahlaki değerler olarak yorumlar.. Alevilik; “Okuyan Muhammed yazan Ali’dir”, “Aynayı tutum yüzüme, Ali göründü gözüme”, “Ben Aliyim Ali benim”[28] gibi yüzlerce deyimle, bir Ali kültü oluşturur, Aliyi tanrılaştırır gök yüzüne çıkarır sonra yere indirip En-el-Hak düşüncesiyle Ali-Tanrı düşüncesini insanda bütünleştirir
Alevilik inancında İnsan yaşamı, tanrıyla bütünleşmeyi amaçlayan uzun ince devriyeli[29] bir yoldur.. Alevilik inancında tanrıyla bütünleşmeye giden yol[30], 4 kapı[31] 40 makamdan geçer. Edebine[32] sahip olup, hak yemeden hak yedirmeden, bilim, sevgi ve saygı yolundan ilerleyerek, insanın kendini (hakkı) arayıp bulması, kendini bilmesi, kamili insan olmaya çalışması, hak için halka hizmet etmesi ile olur (Halka hizmet, Hakka hizmet insanlığa hizmet). Aleviler bu nedenlerle inançlarını, Hak-Muhammed-Ali, Hünkar Bektaşi Veli, Kamili insanlık yolu. Kısaca HAK yolu[33] diye tanımlarlar. Ölülerinin ardından Hakka yürüdü[34] hakka kavuştu diye hitap ederler..
Alevilik dini-mistik yönü fazla olan bir inanıştır. İnancın temelinde HAK-Muhammed-Ali bulunmaktadır. Alevilikte Tanrı korkusu değil, Tanrı sevgisi vardır. Yaratıcı ve yaratılan arasında bir karşıtlık ve çelişki olmayıp, birbirini tamamlayıcı bir bağlantı olduğu var sayılmaktadır. Buna göre yani Varlığın birliği anlayışına göre, insan Tanrı’nın varlığının bir parçasıdır. Ona ulaşmak, ondan korkarak, şeriatın[35] biçimsel koşullarına uymakla olmaz. Ona ancak onu karşılıksız severek ve onunla bir olarak ulaşılabilir. Aleviliğin tanrı inancına yönelik düşüncelerinin temelini, Beyazıd-ı Bistami, Hallac-ı Mansur[36] gibi tanınmış sufilerin düşünceleri oluşturmaktadır. Onlar namaz, oruç, hac gibi, biçimsel ibadetleri reddederek biçimi değil, özü esas alıyorlardı. Hallac’a göre, HAK’a ulaşmak için Hacca gitmek gereksizdir, şöyle ki “Gerçek Kabe[37] taş bir yapı olmayıp, insanın kalbidir.” Benzer görüşleri Anadolu’daki Alevi aşıkları[38] (ışık ozanları) örneğin Yunus Emre’nin[39] şiirlerinde de bulabiliriz. Hakka ulaşmanın şeriatın emrettiği ibadetlerle olamayacağına, Hakka her yerde ve her istenen zamanda ulaşıla bilineceğine inanılır.
Alevi-Bektaşi inancında insan, Tanrı’nın bir parçasıdır, dolayısıyla insan Tanrı’ya korkuyla değil sevgiyle yaklaşmalıdır. Aleviler tanrının cezalandırıcı değil, sevgi dolu olduğuna inanırlar. Alevi inancına göre Tanrı’ya ulaşmanın en iyi yolu İnsan-ı Kamil (Olgun İnsan) olmaktır. İnsan-ı kamil ise Tanrı’nın yeryüzünde yarattığı en şerefli varlıktır. Alevi dede ve uluları baskılardan dolayı, Tanrı, insan anlayış ve inançlarını çok çeşitli semboller altında sır içinde sır etmiştir. Alevi edebiyatı Adem ve Havva mitolojisi ile beraber, Alevilerin ‘Güruhu Naci/ye’ soyundan geldiklerini anlatan ve deyişlere rastlanır. Naci Ademden sonra gelen (ikinci) Şit peygamberdir. Bu mitolojiye göre Şit Ademle Havvanın bir iddia üzerine küpe üfledikleri nefeslerinden 40 gün sonra olan (yani Ademle Havvadan doğmayan) 73’cü çocuklarıdır, ve cennetten tanrının gönderdiği bir kız (melek) Naciye ile evlendirilir. Alevilerin bu 73. ‘güruhu Naciye’ soydan geldiğini anlatan deyiş ve gülbanklarında sıkça rastlanır.
Bazı Alevi dede ve araştırmacıları bu mitoloji ile ’40’lar cemi’ mitolojisi ve Alevilikte en çok kullanılan 3’ler 4´ler 5’ler 7’ler 40’lar terimleri arasında ilişki kurarak, bunu anne babaya ve çocuğun ana rahminde 40 günlük evrimi, cinsiyetinin belli olması ve doğuma bağlamaktadır. Bu anlatımla da Tanrı yine insana indirgenmektedir ve bu görüşte birçok Alevi anlatım ve deyiş ile desteklenmektedir.
Alevilikte ki Tanrı-İnsan anlayış ve inancı, en belirgin şekliyle ‘devriye’ denilen Alevi deyişlerinde ortaya çıkmaktadır.
Alevilikte Devriye inancı:
Alevi - Bektaşi devriye inancında her şey başlangıçta aklı-kül ile nefsi-kül, karşıtlarını içinde barındıran mutlak BİR VARLIKTI. Alemde var olan her şey, bu mutlak varlığın kendi içindeki çelişkinin, diyalektik dönüşüme başlayıp, büyük bir ışıkla evrene dağılması ile ortaya çıkar. (big - bang). Bu ışıkla birlikte mutlak varlığın özü tanrı/ruh/can maddenin dört öğesi olan toprak, su, hava, ateşe iner. (devri-fersiye). HBV’nin Makalat’ında 4 kapıda CAN (5’ler) bu evrim anlatılır. O mutlak varlık (ruh/can) madde bitki hayvanat aleminde evrimini tamamlayarak mertebi insana ulaşır. Buradan da kamili insan evresini tamamlayarak, geri Hakka yükselişi (devri-arşiye) (ilk varlığına geri dönüşü) tamamlar. Alevilikte bu dönüşümü anlatan deyişlere vs. devriye denir.
Alevilikte önsüz ve sonsuz mutlak varlıktan fışkıran ışığın (ruhun) cisimden cisme göçüşü ve ölümsüzlüğüne inanılır. Ten ölesi, can ölesi değildir. Alevilikte ışık= Hak’tır, nurdur, delildir çeragdır, ocaktır, mumdur, aydınlanmadır, bilimdir, zifiri karanlığı yaran alevdir. Bütün Osmanlı kaynaklarında Alevilerle ilgili ferman ve fetvalarda ‘ışık taifesi’ terimi kullanılmıştır. Alevi ozanları da kendilerine ışık ozanı demiştir, bu sonraları Aşık’a dönüşmüştür. Alevi cemlerinde delil/çerag uyandırılmadan, cem yapılmaz. Cemde meydana ‘’nur ola sır ola’’, diye 3 defa sembolik olarak süpürge çalınıp çeragdan dökülen küller postun altına sır edilir. Kül karbondur, bugün bilim adamları varoluş fosillerini araştırarak CAN yaşamın karbonla başladığı sonucuna varmıştır. Hünkar Bektaş Veli bir yanardağ olan Hırka dağındaki ateşin küllerini doğaya serpmesi de ışık/ateş ve külü evrenin özüyle özdeştirmesi kutsanmasıdır. Alevi kelimesi direk bu mutlak varlık küli-aklın’dan fışkıran ışıktan gelir. Hz. Ali de ‘Ali nur’ olarak bu devriye içine alınıp mutlak varlıkla bütünleştirilmiştir, ona tanrısal bir elbise giydirilmiştir. Aleviliğin Şahı Merdanı, Hz. Ali’si, Velisi, Kızıl Delisi,önsüz ve sonsuzdur, dün Ali olmuş bugün Veli olur, yarın bir başkası, devirden devire bu yolu sürüp gelmiş hiç bir güç, bu değerleri eritip yok edememiştir. Çünkü kül-i-akıl sürekli kendisini geliştirmektedir.
Eski Çin, Hint, Iran, Yunan-Anadolu düşüncelerinde de rastlanan, Alevilikteki bu devriye anlayışı soyut olan tanrıyı, (ideali) cansızlar, bitkiler, hayvanlar aleminden süzülüp somut kamili- insana dönüştürür. Ve Kamili-insan dan yola çıkarak, kamili toplum (rıza şehri) yaratmaya girişmiştir bu örnek, Şeyh Bedrettin’de somut olarak görülür. Alevilikte Tanrı-Doğa-İnsan kutsal üçlemesi, varlığın birliği, Vahdeti mevcut tanrı anlayışı, tez-antitez-sentezde, tüm nesnelerin toplamında bütünleşir. Böyle ayakları yere basan bir tanrı inancı tek tanrılı dinlerde yoktur, bütün kıyımlarda bundan dolayıdır. Anadolu Alevi Bektaşi inancı evren’de elle tutulan gözle görünen bütün maddesel örtüyü tanrısal özle birleştirerek tekleştirmiştir. Anadolu Alevi inancı tanrıyı kamil insanin gönlüne sokmuştur. Tanrıyı toplumdan kopuk hükmedici konumundan alıp ete kemiğe büründürerek gerçek yaşamın içine sokmuştur.
Bir zaman hak idim hak ile kaldım (gerçek)
Gönlüme od düştü yandım da geldim.. (alev/ateş)
Aslı Şahı merdan Güruh-u Naci
Gerçeğe bağlı bu yolun ucu
Hatayi
Gayridir her milletten bu bizim milletimiz
Hiç dinde bulunamadı din ü diyanetimiz
Bu din ü diyanet te yetmiş iki millette
Bu dünya ol ahrette ayrıdır ayatımız
(Yunus Emre)
Ondört bin yıl gezdim pervanelikte
Sıtkı ismim buldum divanelikte,
İçtim şarabını mestanelikte (baygın serhoş içen)
Kırkların ceminde dara düş oldum
Sitki Baba
Daha Allah ile cihan yok iken
Biz ani var edip ilan eyledik
Hak’a hiç bir layık mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik
Kendisinin henüz ismi yok idi
İsmi söyle dursun cismi yok idi
Hiç bir kıyafeti resmi yok idi
Sekil verip tıpkı insan eyledik
Şu fena mülke çok gelip gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Urum diyarını ben irşat ettim
Horasandan gelen Bektaş idim ben
Gahi nebi gahi Veli göründüm
Gahi uslu gahi deli göründüm
Gahi Ahmet gahi Ali göründüm
Kimse bilmez sırım kallaş idim ben
Şimdi Hamdülillah Şiri dediler
Geldim gittim zatım hiç bilmediler
Sırrımı kimseler fehm-etmediler
Hep mahluk kuluna kardaş idim ben
Hamdülillah Şiri
Katre idim ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kim bilir
Devre edip alemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kim bilir
Bulut olup ağdığımı bilirim
Boran ile yağdığımı bilirim
Alt anadan doğduğumu bilirim
Kaç ebeden kaç soruldum kim bilir.
Gufrani
Alevilere göre, tanrıya ibadet etmek, O’na ulaşmak için biçimsel şeriat kurallarına uymak gerekmez. Esas olan biçim değil özdür. Alevi-Bektaşilerin Tanrıya olan bağlılığı ve sevgileri biçimsel olmayıp, özü aşkı esas alan mistik ve tasavvufi bir bağlılıktır.
Her nereye dönülse Tanrı oradadır. Alevi inancında Tanrı’ya ibadetin belli bir biçimi şekli zamanı mekanı yoktur. Her yerde her zaman Tanrı anılır, ondan yardım istenir. Tanrı’nın gerçek evi, ibadethaneler değil, insanın gönlüdür. Bu nedenle insanın diğer insanlarla olan dostluğu, onları memnun etmesi, Kabe’yi ziyaret etmek karşılığı (Gönül Kabe’si)[40] olarak nitelendirilmektedir.
Tasavvuf anlayışına göre doğada var olan her şey Tanrı’yı oluşturur, her varlık tanrının bir parçasıdır. Alevi felsefesinde VARLIK yoktan var olamaz ve var olan hiç bir şey ebediyen yok edilemez. Alevi-Bektaşilere göre Tanrı’nın insanda görünür, insanın Tanrının yeryüzündeki görüntüsü olduğuna da inanılır. Bu söylemlerin hepsi her şeyin bir olduğu, yani varlığın birliği (vahdet-i mevcud vücud) anlamına gelir.
Aleviliğin bu tanrı anlayışı tüm inananlar tarafından bilinir, fakat her üye bunu bilgi düzeyine göre ve günlük hayatında farklı yorumlayabilir. Alevilikte tanrı genellikle: Hak[41], Ya Ali, Şah[42],Hü, Hüda, Tanrı, Allah[43]Kamili/insan, Yaradan, Mevla, Dost gibi. değişik isimlerler anılır.
3. İkrarname
Alevi-Bektaşi inancına talip olan kişinin bilerek ve gönülden inanıp, bir CEMde toplum ve Pir/dede[44] huzurunda dile getirmesi ve patrikte uymaya çalışması gereken bir ikrar-namesi vardır.
Bu kısaca: BİSMİŞAH, YA HAK YA MUHAMMED YA ALİ, YA HÜNKAR HACI BEKTAŞ-İ VELİ, İNSAN-I KAMİL YOLUNA TALİBİM, ELİME ,DİLİME , BELİME SAHİBİM. RIZA ŞEHRİNE GİRMEKTİR DİLEĞİM. OLSUN CANLAR ŞAHİDİM. EYVALLAH, NEFES PİRDEDİR şeklindedir.
Bugün inanca mensup birine Alevilik ikrar inancı ne diye sorulduğunda, öncelikle Eline Diline Beline sahip olmak der. Bu deyim Alevi ikrar ve inancının temelini oluştururu ve aynı zamanda Alevilerin uyması gereken en temel etik/ahlaksal kuraldır.
Pratikte ilk defa Alevi-Bektaşi olmak isteyen bir kişinin ikrarı: Ya kişinin önceden Alevi-Bektaşi olan bir kişiyi kendine rehber seçerek, veya bir Alevi derneğine üye olarak yolun kurallarını öğrendikten sonra: Bir ikrar cemine, rehberi ile 4 kapıya selam vererek girip dede ve canlar önünde (hak meydanında[45]) dara[46] durarak; (evlilerse eşler beraber dara dururlar.) yukarıdaki ikrarı vermesi ve cem sırasında Dede[47]/Ananın[48] verdiği öğüt ve dualarla yürürlüğe girer. Burada talip “Eline, diline, beline” ve “Aşına, işine, eşine” sahip olacağına söz vererek Hak-Muhammed-Ali Yolu’na ikrar vermiş olur. İkrar veren talipler söylenenlere “Eyvallah” diyerek cevap verirler.
Pir/dede talibe, söylediğin bizim sakladığın senin diyerek
Eline diline beline, Aşına eşine işine sahip olması, (edeb) kendine reva görmediğini başkasına uygulamaması, kendini bilip, 72 millet ve tüm canlara, Ehlibeyt[49] ve 12 imamlara[50] sevgi saygı göstermesi ., canlar ve pir huzurunda, 4 kapı 40 makam[51] kamili insan öğretisi üzerine enel-hak olmaya (tanrıyla bütünleşme) çalışıp HAK-Muhammed-Ali-Bektaşi yolunda yürüyeceğine halka HAK’a HİZMET edeceğine, dair pir/dedenin telkinlerine dinleyip, pirin sözlerine eyvallah demesi ve dedenin bu yol uzun ve zordur şimdi ikrar verip yarın döneceksen hiç söz verme, hadi git demesine rağmen, yukarıdaki ikrarını yenileyip yola girmekte ısrar etmesi üzerine, dede ve ceme katılan canların kişinin yola girmesini eyvallah diyerek onay vermesi kişinin dedenin verdiği öğütlere eyvallah demesi ile kişi Alevi Bektaşi inancına girmiş olur..
Dede ikrar sırasında talibe şu veya benzeri öğütleri verir: “Yolunu bir bil. Rehberini peder bil. Mürşidini[52], pirin varisi bil. Yalan söyleme. Haram[53] yeme, gıybet etme, arkadan dedi-kodu yapma. Şehvetperest olma. Eline diline beline sahip ol. Kin ve kibir tutma. Kimseye haset etme. Garaz, buğuz, inat etme. Gördüğünü ört görmediğini söyleme. Elinle koymadığını alma. Elinin ermediği yere el uzatma. Sözünün geçmediği yere söz söyleme. İbretle bak, hilm (yumuşaklık) ile söyle. Küçüğüne izzet, büyüğüne hürmet ve hizmet eyle. Oniki İmamı, Ondört Masum’u[54] bir nur bil. Bunları hak olarak tanı. Her yerde ve kendi özünde Hakkı hazır bil. Erenlerin[55] sırlarına eriş. Muhammed Mustafa’yı, rehber[56] Ali-el-Murteza’yı gerçek mürşid bil. Özünü bu yolda böylece tut. Evveli Hu, ahiri Hu...”
Daha sonra Dede şöyle dua ederek ikrar ayinini bitirir: “...İkrarınız kadim ola, yüzünüz ak ola. İşiniz sağ ola. HAK-Muhammed-Ali yardımcınız, gözcünüz, bekçiniz ola. Bu ahidden bu peymandan (sözden) dönmeyesiniz. Bir birinize muhabbetiniz[57] daim ola. HAK yoluna inancınız ziyade ola. Pirinizin, rehberinizin yoluna canınız feda ola. Mümin kardeşlerinize riayetiniz çok ola. Başınız devletli ola. Ağzınız tatlı kala. Haramdan, zinadan, yalandan, kinden, kibirden, kahkahadan beri olasınız. Sağlıklı, mutlu olasınız. Malınız arta, Hakka yaraya. Üçler[58], Beşler[59], Kırklar[60], Yediler[61], Erenler, evliyalar, aşıklar, sadıklar, ayıklar, uyanıklar, Nesimi, Hatayi Sultan, Kızıl Deli, pirim Hünkâr Hacı Bektaş Veli bu ahidde, bu demanda ber-karar eyleye. Gerçeğin demine[62] hü[63] mümine ya Ali...”
Sonuç olarak günümüzde kendini Alevi-Bektaşiliğin evrensel felsefesine yakın gören herkes Alevi-Bektaşi olabilmektedir. Aleviliğin insan sevgisi temeline dayalı inanç ve kültür anlayışı dünyanın değişik toplumlarından insanların ilgisini çekmekte ve kendilerini Alevi-Bektaşi olarak hisseden pek çok insan bulunmaktadır.
Talibin bir defa sözle ikrar vermesi yeterli değildir. Alevilik yoluna sonradan giren veya Alevi ana babadan doğup bu kültürle yetişen Canlar normalde yılda en az bir defa görgü cemine[64] girip görülmeleri, özünü dara çekip, ikrarlarını yenilemeleri gerekir. Bu ikrar topluca olabilir.
4. Aleviliğin temel etik, ahlaki kuralları.
Aleviliğin en temel etik, ahlaki kuralları: Kısaca eline diline beline ve aşına işine eşine sahip olmaktır. Alevilerin yaşamları boyunca uymak zorunda oldukları ahlak kuralları bulunmaktadır. Bu kurallar evrensel insani, ahlaki ilkelerle de uyum halindedir.
Dedenin ve toplumun önünde uymaya söz verdiği bu kuralları çiğneyen, yani ikrarında durmayan kişiler, Alevilikte düşkün olarak adlandırılırlar. Düşkünler[65], Dedeler veya yaşlı kişilerce güzel bir dille uyarılarak, iyiliğe ve doğruluğa yönlendirilirler. Aleviliğin ahlak esasları edepli olmak, insan-ı kamil olmak üzerine kurulmuştur. Edepten maksat bir kişinin “Eline, diline, beline sahip olması” dır.
Eline sahip olmak: Elinle koymadığını alma (hırsızlık yapma), elini kendinden güçsüze kaldırma, ellerin iyiliğe hizmet etsin, el al el ver, el emeği, alın teri, el ele el hakka[66], gibi anlamları içerir. Her fenalık insanoğlunun elinden geldiğine göre, el’e sahip olmak koşulunun ne kadar önemli olduğu anlaşılır.
Diline sahip olmak: Görüp duyup bilmediğini (yalan) söyleme, bildiğini ehlinden esirgeme, tatlı dilli muhabbetli ol gibi birçok anlamları içerir. Dil de el kadar önemlidir. İnsan diliyle başkalarının gönlünü kırabilmekte ve yalan söyleyebilmektedir. Dile sahip olmak da bu açıdan çok önemlidir.
Beline sahip olmak: Egoist bencil duygulara hakim ol, her türlü ilişkin gönül rızası ve sevgiye dayansın, her önüne gelene eğilme gibi anlamlar içerir ve Bel’e sahip olmak ise insanın hayvani duygularının önüne geçerek alıkoyar.
Alevi-Bektaşiler, Dedelerden, ibadetler sırasında “Eline, diline, beline sahip ol, elinle koymadığını alma, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma, kötü söz söyleme, haram yeme, büyüklerini say, küçüklerini sev...” gibi öğütleri sürekli alır ve bunları Alevi-Bektaşi yolunun ahlaki esasları olarak benimser. Bu yolda herkes can[67], kardeştir. Eşitlik vardır. Tanrının gerçek evi olan gönül kırılmaz ve oraya en küçük bir kuşku girmez. İnsanı sevmek esastır. Din, dil, ırk ayrımı yapılmaz ve bu “ 72 Yetmiş iki milleti bir görmek” [68]deyişi ile ifade edilir. Cömertlik, konukseverlik, yardımseverlik, gönül kırmamak, cesaret, sabır, terbiye, ayıpları görmemek, doğruluktan ayrılmamak gibi unsurlar, Alevi ahlak sisteminin diğer önemli unsurlarındandır.
6. 4 kapı, 40 makam.
Aleviliğin ahlak felsefesi özet olarak “Dört Kapı Kırk Makam” da toplanmıştır ve Alevi-Bektaşiliğin etik kurallarının esaslarını oluşturur. Dört Kapı ve bu kapıların onar makamı aşama, aşama insanı kendisine, ailesine ve topluma yararlı olgun insan durumuna yükseltmektedir. Alevi-Bektaşi felsefesindeki anlamı üzerinde değişik yorumlar yapılmaktadır. Onun içeriği yani aşamalarının anlamı hiç şüphesiz Sufiliğin mistik ve gizemli havasını taşımakta olup, o yolu benimseyenlerin özel anlamlarına sahiptir. Anadolu’daki Alevilerin ser-çeşmesi[69] Hacı Bektaş Veli’ye göre insan Tanrı’ya belli aşamalardan yani dört kapı ve bunların kırk makamından geçerek ulaşır. Dört Kapı’nın Hak yolunda yürüyen bir insanın yaşamında geçirdiği manevi aşamalar olduğunu kabul edenler de vardır.
Buna göre 1. kapı Şeriat[70], (yasa) kendi öz benliğini kötülükten arıtmayan, gelişmemiş olgunlaşmamış insanın, din kuralları ve yasalar zoruyla eğitilmesi, kişilere ve topluma zarar verecek hareketlerine meydan verilmemesidir. Yel ehli hava ile özleştirilmiştir. 2. Kapı Tarikat,[71] (yol) insanın kendi istek ve iradesiyle, hiçbir dış zorlama olmadan her türlü kötülüğü benliğinden kovabilmesi, elinden gelebilecek tüm iyilikleri hiç kimseden esirgememesi devresidir. Od/Ateş Alev ehli ateş ile özleştirilmiştir. 3. Kapı Marifet[72], (marifet beceri) duygu ve ilimde en yüce düzeye ulaşmak, tanrısal sırlara erişmektir. Su ehli, su ile özleştirilmiştir. 4. Kapı Hakikat[73], (gerçek, tanrı) Hak’ı görmek, zaman ve mekan içinde tanrısal alemin gücü içinde erimektir. Turap/Toprak ehli toprakla özleştirilmiştir.
Şeriat, anadan doğmak; Tarikat, ikrar vermek; Marifet nefsini bilmek; Hakikat, Hak’ı özünde bulmak yollarıdır biçiminde anlatanlara da rastlanır. Diğer bazı yazarlar Şeriat, Hz. Muhammed dönemi; Tarikat, Hz. Ali ve Hacı Bektaş Veli dönemleri; Marifet, bilimin ve fennin geliştiği yeni çağ; Hakikat ise insanlığın mutluluğa ve kesin barışa ulaşacağı dönemdir diye güncel bir açıklama getirirler.
Dört Kapı, normal bir insanın başlangıçta ham olan ruhunun ve benliğinin dört aşamadan geçerek ergin hale gelmesi, ilahi sırra ulaşmasını da ifade etmektedir. Deyişlerde de sık, sık söz edilen Dört Kapı Kırk Makam’la ilgili olarak ünlü Alevi Ozanı Şah Hatayi[74] şöyle demektedir:
Ela gözlü pirim geldi
Duyan gelsin işte meydan[75]
Dört Kapı’yı Kırk Makamı
Bilen gelsin işte meydan
Geleneksel Alevi yaşantısında sosyal adalet ve dayanışma oldukça gelişmiş durumdaydı. Varlıklı kişilerin yoksullarla dayanışmaları ve onlara yardım etmeleri Alevi yolunun gereklerindendi. Ayrıca Alevi öğretisi kişiye, bütün insanları bir görmeyi, hiç kimseyi dilinden, dininden, ırkından dolayı ayırt etmemek herkese ve her şeye aynı gözle, Hak nazarıyla bakmak gibi evrensel ve hümanisttik bir yapı kazandırır. (Bak şema 40 kapı 40 makam)
4 kapı, 40 makam
“Her kim ki şeriatın on makamından birisini dahi yerine getirememişse Tarikat makamına, Tarikatın on makamından birisi dahi eksik olsa Marifet makamına , Marifetin on makamından birisi dahi eksik olsa, Hakikat makamına eremez. Ol kişi dört kapı kırk makamı eksiksiz olarak yerine getirirse ancak sırrı Hakikat’e ulaşır”. HÜNKAR BEKTAŞ VELİ
4 kapı
ŞERİAT
Yeldir
Doğmak
Denizdir
Kulluktur
Kemiktir
İşitmektir
Lambadır
Kapıdır
İlk okulu bitirmek
Muhammed Ali devri
Ağacın kökü
Zebur
İsa
Şekeri duymaktır
Denize varmak
sonbahar
Doğu
TARİKAT
Ateştir
İkrar vermek
Gemidir
Bilmektir
Ettir
Görmektir
Fitildir
Eşiktir
Orta okul bitirmek
H.B.V dönemi
Dalları
Tevrat
Musa
Görmek/tutmaktır
Denize dalmak
yaz
Batı
MARİFET
Sudur
Nefsini ilmek
Dalgıçtır
Ermektir
Deridir
Anlamaktır
Yağdır
Sövedir /kol
Liseyi bitirmek
Yaşadığımız çağ
Çiçekleri
İncil
Nuh
Tatmak
inci bulmak
kış
Güney
HAKİKAT
Topraktır
Hakkı özünde bulmak
Mercandır/incidir
Görmektir
Candır
Bilmektir
Işıktır
Kilittir
Üniversiteyi bitirmek
Gelecek çağ
Meyvesi
kuran
Adem (Muhammed)
Şekerle bir olmaktır
Paylaşmaktır
ilkbahar
Kuzey
40 makam
ŞERİAT
İman etmek/inanmak.
İlim öğrenmek.
İbadet etmek.
Haramdan uzaklaşmak
Nikah kılıp evlenip ailesine faydalı olmak.
Çevreye zarar vermemek
Peygamberin emirlerine uymak.
Şefkatli olmak.
Temizliğe dikkat etmek.
Yaramaz işlerden sakınmak.
TARİKAT
Tövbe etmek.
Mürşidin isteğine ve öğütlerine uymak.
Temiz giyinmek.
İyilik yolunda savaşmak
Hizmet etmeyi sevmek.
Haksızlıktan korkmak.
Ümitsizliğe düşmemek.
İbret almak.
Nimet dağıtmak (Sofrası açık olmak).
Özünü fakir görmek.
MARİFET
Edebli olmak (eline diline beline sahip olmak)
Masivadan (Tanrıdan başka her şeyden tecerrüt
Bencillik kin garezden uzak olmak)
Perhizkarlık.
Sabır ve kanaat.
Haya (utanma).
Cömertlik.
İlim.
Hoşgörü.
Özünü bilmek.
Ariflik.
HAKİKAT
Tevazu (alçak gönüllü olmak.)
Kimsenin ayıbını görmemek.
Yapabileceği hiçbir iyiliği esirgememek.
Allah’ın her yarattığını sevmek.
Tüm insanları bir görmek.
Birliğe yönelmek ve yöneltmek.
Gerçeği gizlememek.
Manayı bilmek.
Sırrı öğrenmek.
Hakkın varlığına ulaşmak. Hakla Birlik olmak.
7. Aleviliğin inanç esasları hakkında söz sahibi olan kurumlar.
Avrupa’da Alevi inancı ve esaslarının belirlenip düzenlenmesin konusunda söz sahibi en yüksek kurul, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve ona bağlı Dedeler kuruludur. Avrupa’daki tüm Alevi kuruluşları ve dolayısıyla DABF ibadet ve inanç işlerinde buraya bağlı olan dedeleri kullanma kararı almış ve kullanmaktadır. Dedelerin eğitimi konusunda dedeler kurulu üyelerine özel kurslar vermekte ayrıca, Avrupa Alevi Akademisi, Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü gibi araştırma kurumları da dedelik eğitimi vermektedir.
Türkiye’de ise Alevi-Bektaşi Birlikleri Federasyonu’na bağlı kuruluş, dergah cem-evleri[76] ve oralarda görev yapan dedelerdir. Hem Türkiye’deki hem de Avrupa’daki Alevi inanç kuruluşları, bugün Aleviliğin yasal statüye kavuşup, Hacıbektaş Dergahı[77] ve Postnişinliğini[78] Alevileri en üst inanç kurumu haline getirmeye ve burada bir alevi Akademisi açmaya çalışmaktadır. Bu tabi ki Aleviliği halen resmi, kendi başına ayrı bir inanç olarak kabul etmeyen Türk hükümeti, makamların tutumuna bağlıdır.
Genel olarak ifade etmek gerekirse Anadolu ve Balkanlar’da bulunan Alevi-Bektaşi topluluklar yüzyıllardır Hacıbektaş Dergahına bağlı olarak, Dergahlar (Tekkeler) ve Ocaklar[79] şeklinde yapılanmışlardı. Bu yapılanma, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması sonrasında gerçekleştirilen bazı yasal reformlar ve yaşanan sosyo-ekonomik dönüşüm çerçevesinde değişmiş. 1826 yılından bu yana kapalı olan Alevi-Bektaşi dergahları yeni TC’nin laiklik ilkesi doğrultusunda yeniden kapatılmıştır. Kısa bir süre sonra diğer inançlara yasal haklar ve devlet desteği verilmesine rağmen Alevi inancına bu haklar verilmemiştir. 1990 yıllara kadar Aleviler inanç ve ibadetlerini gizlilik altında yürütmüşlerdir.
Bu sürede Alevi kimliği, (Alevi ve cem) ismi altında dernek vs. açılmasına yasal izin verilmemiştir. Türkiye’de mahkeme kararı ile bazı Alevi dernekleri faaliyet gösterme hakkını almış olsa da, halen Alevi inanç ve kurumlarını tanıyan gerekli yasal düzenlemeler yapılmamıştır. Bugün Alevi kuruluşları, Alevilerin özgürlük haklarını, Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde, AB gündemine taşımışlardır.
Alevileri inanç ve sosyal kurum olarak örgütlenme faaliyeti özellikle, devlet güvenlik güçlerinin pasif izleme ve tutumları sonucu, 33 Alevi ileri geleninin yanarak can verdiği, 1993 Sivas (Madımak Oteli) katliamı ardından yoğunlaşmıştır.
Bazı kurumlar hem dergah/cemevi hem vakıf niteliği taşımakta, bazıları hem dergah/cemevi hem dernek, niteliği taşımaktadır. Aynı kurumun adına hem dernek hem vakıf kurulduğu da görülmektedir.
Türkiye’deki Alevi örgütlenmesinin gelişimi önce dernekler şeklinde başlamış ardından vakıf ve cemevleri şeklinde sürmüştür. Bunun tarihsel süreci kısaca şu şekildedir. 1960’larda Ankara’da Hacı Bektaş adı altında biri Hacı Bektaş Turizm ve Tanıtma Derneği, diğeri ise Hacı Bektaş Kültür, Kalkınma ve Yardım Derneği’nin kurulduğu ve faaliyet gösteren en eski derneklerden oldukları bilinmektedir. 16 Ağustos 1964 tarihinde Hacıbektaş Dergahı Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı'na bağlı bir müze olarak açılmıştır. Fakat Aleviler ondan bu yana, en kutsal (haç) saydıkları ziyaret mekanları olan HBV dergahına para vererek girmek durumunda kalmışlardır.
Ancak Aleviler 1990’lara kadar daha çok “köy dernekleri” ve “koruma, onarma, yaptırma dernekleri” biçiminde örgütlenmişlerdir. Bu dernekler daha çok yöresel/lokal gereksinimler doğrultusunda şekillenmiş oluşumlardır. Kendi köylerinin insanlarının kentlerde de bir araya gelmeleri ve dayanışmalarını sağlamaktadırlar. Bugün hala yüzlerce köy derneği bulunmaktadır. Bunlar daha çok köylerindeki yapılacak işler, öğrenci bursları, kentlerde köylülerini bir arada tutmak ve bu amaçla geceler, toplantılar düzenlemek gibi işlevler görmektedirler. Ancak 1990’lardan itibaren köy derneklerinin de dışında kurumlaşma ihtiyacı duyan Aleviler, Alevi Ulularının adlarını taşıyan onlarca dernek kurmuşlardır. Özellikle Hacı Bektaş Veli ve Pir Sultan Abdal’ın[80] adlarına izafeten kurulmuş dernekler fazla sayıdadır. Özellikle Sivas ve Gazi Mahallesi’nde[81] yaşanan olayları sonrasında bu dernek sayılarında büyük artış yaşanmıştır. Bu dernekleşme faaliyeti aynı şekilde Avrupa’da da yoğun olarak gerçekleşmiştir. Türkiye’de Dernekler bazında Hacı Bektaş Veli ve Pir Sultan Abdal Dernekleri’nin Türkiye’nin çeşitli illerinde şubeleri bulunmaktadır.
Ancak içinde bulunduğumuz dönemde artık yeni şubeler açılmaktan çok varolanlar yaşamaya çalışmaktadır. Kimilerinin hala bitmemiş inşaatları, kadro sorunu vb. birçok sorunları bulunmaktadır.
Alevilerin temel ibadeti olan Cemlerin yapıldığı yerler olan Cemevleri de 1990’lardan itibaren giderek artmıştır. Özellikle İstanbul’un birçok semtine Cemevleri yapılmıştır ve hala da yapılmaktadır. Örneğin İstanbul’da varolan cemevlerinden bazıları şunlardır: Okmeydanı Cemevi, Yenibosna Cemevi, İkitelli Cemevi, Gazi Cemevi, Sarıgazi Cemevi, Kartal Cemevi, Kağıthane Cemevi, Alibeyköy Cemevi, Tuzla Aydınlıköy Cemevi. Bazıları inşaat aşamasında olan bu kurumların en büyük problemi nitelikli insan gücü eksikliğidir. Dergahların ve cemevlerinin dinsel ve kültürel hizmetlerinde görev alacak Dedeler ve diğer hizmet sahipleri bulmak ve yetiştirmek konusunda büyük sorunları vardır.
Ayrıca yasalar Cami dışında “Cemevi” diye bir mekanı ibadethane olarak tanımamakta ve bu ad altında bir mekanın yapımı için yasal olarak izin alınamamaktadır. Ancak 1990’lardan bu yana bu durumun böyle olduğu bilinmesine karşın siyasetçiler ve devlet adamları bu cemevlerinin açılışına katılmaktan geri durmamışlardır. Bu yerler yasalardan dolayı başka adlar altında açılabilmektedir. Bu konu hala yargı sürecinde olup çözümlenmeyi beklemektedir.
Dernekleşmenin yanısıra vakıfların[82] çalışma koşullarının daha iyi olması ve yasal olarak kapatılmalarının daha zor olmaları gerekçelerle Aleviliğin öncü kesimi vakıflaşma faaliyetine yönelmiş ve bu şekilde birçok vakıf kurulmuştur. Bu dernekleşme[83] ve vakıflaşma faaliyetleri zaman, zaman yoğun nüfuz mücadelelerine ve çekişmelere de sahne olmaktadır.
Bu genel bilgilerden sonra günümüzde Türkiye’deki Alevi örgütlenmesini şu şekilde sınıflandırılabiliriz:
1. Dernek-Cemevi veya Vakıf-Cemevi Şeklindeki ve Şubesi Olmayan Bağımsız Kurumlar: Örneğin Şahkulu Sultan Vakfı, Karaca Ahmet Sultan Derneği ve Vakfı, Erikli Baba Derneği, Garip Dede Derneği.
2. Üst Bir Derneğe Bağlı Birçok Dernek-Cemevleri’nden Oluşan Kurumlar: Örneğin Hacı Bektaş Veli Dernekleri ve Pir Sultan Abdal Dernekleri.
3. Üst Bir Vakıfa Bağlı Vakıf-Cemevleri’nden Oluşan Kurumlar: Örneğin Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı.
Bugün Alevi örgütleri genel olarak hem ibadet hem de kültürel hizmetler verdiklerinden “Cem ve Kültür Merkezi” olarak adlandırılmaktadırlar. Ağırlıklı olarak İstanbul ve Ankara’da bulunan Türkiye’deki en tanınmış Alevi örgütleri şu şekilde özetlenebilir:
-Karaca Ahmet Sultan Cem ve Kültür Merkezi (İstanbul)
-Şahkulu Sultan Cem ve Kültür Merkezi (İstanbul)
-Garip Dede Cem ve Kültür Merkezi (İstanbul)
-Erikli Baba Cem ve Kültür Merkezi (İstanbul)
-Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Merkezi (Ankara)
-Hacı Bektaş Veli Kültür Dernekleri Genel Merkezi (Ankara)
-Hüseyin Gazi Vakfı (Ankara)
- Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Merkezi (Ankara)
- Abdal Musa Sultan Derneği (Antalya)
Bugün bu kuruşların aşağı yukarı hepsi TR Alevi Bektaşi Birlikleri Federasyonu’na bağlıdırlar.
Türkiye dışındaki Alevi örgütlenmesi konusunda ise genel olarak şu bilgiler verilebilir: Avrupa ülkelerinde yaklaşık 200 Alevi derneği bulunmakta olup, Federasyonlar şeklinde örgütlenmişlerdir. Bunlar arasında Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu, Avusturya, Hollanda, İsviçre, Danimarka, Belçika, Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu, İngiltere, Norveç, İsveç Alevi
Birlikleri, Avrupa’daki Federasyonlar; Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK)[84] çatısı altında birlemişlerdir. Avustralya, Kanada, ABD ve Balkanlar, Orta Asya'da da Alevi kurumları vardır.
Bunların dışında bağımsız olarak faaliyet gösteren Avrupa Alevi Akademisi, Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü gibi araştırma kurumları da bulunmaktadır.
Özellikle Avrupa’da tüm dedelerin bağlı olduğu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonuna bağlı (pir)dede kurulları, ve özelikle en güçlü Alevi kurumu olduğu için AABF dedeler kurulu Avrupa’da (Şu anki başkanı Hasan Kılavuz) inanç konularında söz sahibi ve belirleyicidir.
8. Aleviliğin İnanç esaslarının dayandığı en önemli kaynaklar.
Alevilerde inanç esaslarının referans alındığı ve başta dedelerin evlerinde olmak üzere, dini ve edebi konuları içeren elyazması ve matbaada basılmış kitaplar bulunmaktadır. Bunlar arasında en bilinen kitaplar şunlardır: Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi ve Makalatı, İmam Cafer Sadık Buyruğu, Şeyh Safi Buyruğu, Hüsniye, Kumru, Faziletname, Saadete Ermişlerin Bahçesi, Cönkler (Deyişler). Ayrıca Kuran-ı Kerim. Alevilerce Kuran-ı Kerim’in yorumlanışında değişiklikler bulunmaktadır. Kuran’da geçen şekilsel emirlere vs. uyulmaz. Kuranı kerim Alevilerce gökten inen bir kitap değil, Hz. Muhammed’in ve sonrada katmalarla oluşturulan bir kitap olarak kabul edilir. Ayrıca bugün piyasada olan resmi Kuranların orijinal ve tam olmadığına inanılır. Kuranın Hz. Muhammed’in ölümünden 20 yıl sonra halife Osman tarafından toplatılıp yazıldığı ve orijinal, el yazmaların ve ondan sonra yapılan kopyaların birkaç defa yakıldığı bilinmektedir.
Alevi köylerinde yapılan araştırmalarda, daha çok Dede evlerinde ve tanınmış dergahlarda ve bazı tanınmış kitaplıklarda genel olarak şu kitapların varolduğu bilinmektedir. Bunlar elyazması olabildiği gibi Osmanlı son döneminde matbaada basılmış olanları da vardır. Osmanlı son dönemine kadar bu kitapların ağırlıklı olarak elyazması nüshaları bulunmuştur. Hacı Bektaş Veli Dergahı ve Abdal Musa Dergahı gibi inanç merkezlerinde ve eski yazı bilen eğitimli Dedelerin evlerinde bulunan bu elyazması kitaplar matbaa yoluyla değil elle yazılarak çoğaltılmaktaydı. Osmanlı son döneminde başlayan matbaacılık hizmetleri ve özellikle de Cumhuriyetin kurulması sonrasında bu elyazması kitapların matbaada basılarak daha fazla kişiye ulaşması söz konusu olabilmiştir. Bugün eskiden çok az kişide bulunan birçok kitabın yayınevlerince basılmış nüshaları rahatça elde edilebilmektedir. Bunlar hakkında bazı genel bilgiler verelim:
1. “Cönk” ve “Divan” kitapları: Alevi Ozanlarının (zakir)[85] nefes[86] ve deyişlerinin yer aldığı kitaplardır. Bu kitaplar Fuzuli, Seyyid Nesimi, Şah İsmail Hatayi, Pir Sultan Abdal, Virani Baba, Kul Himmet, Teslim Abdal, Derviş Muhammed gibi Alevi ozanlarının şiirlerini içermektedir. El yazma nüshaları da bulunan bu eserlerin cumhuriyet döneminde yeni harflerle de baskıları yapılmıştır.
2. “Buyruk” kitapları: İmam Caferi Sadık [87]ve Şeyh Safi’ye atfedilen Buyruklarda Aleviliğin inanç esasları yer alır. Halk arasında “Buyruk” adıyla bilinen bu kitaplar “Menakıb-ı İmam Cafer-i Sadık, Hutbe-i Düvaz-deh İmam, Menakıb-ı Seyyid Safi”dir. Bunların yeni harflerle birçok baskıları yapılmıştır.
3. “Vilayetname”, “Makalat” ve “Fevaid” kitapları: Velayet-name-i Hacı Bektaş-ı Veli, ve Fevaid Hacı Bektaş Veli’nin müritleri ve diğer erenlerle yaşadığı olayları sembolik bir şekilde konu alır. Makalat-ı Hacı Bektaş-ı Veli ise dinsel konuları işler. Fevaid ise öğütlere yer verir. Hacı Bektaş Veli dışındaki Seyyid Ali Sultan, Kolu Açık Hacım Sultan, Şücaettin Veli, Demir Baba, Otman Baba gibi erenlerin menkıbelerini anlatan risale, menakıbname ve vilayetname kitapları da vardır. Risale-i Virani Baba, Menakıb-ı Hacım Sultan, Menakıb-ı Koyun Baba, Velayetname-i Seyyid Ali Sultan Baba İlyas-ı Horasani Menakıbı, Şuca Baba Velayetnamesi, Otman Baba Velayetnamesi vb. Bu kitapların yeni harflerle yapılan birçok baskıları yapılmıştır.
4. Kerbela Olayını[88] Konu alan Kitaplar: Kerbela Olayını ele alan eserler edebiyatta ayrı bir tür oluşturmuşlardır. Bunlar “Maktel-i Hüseyin” kitapları olarak bilinirler. Kerbela olayını konu alan Maktel-i Hüseyinlerin en bilinenleri Kastamonulu Şazi’nin Maktel, Yahya b. Yahşi’nin Maktel, Edhem’in Vaka-i Kerbela, Cami’nin Saadetname, Lamii’nin Maktel-i Al-i Resul, Ali Ferruh’un Kerbela, İbnülemin Ali Haydar İlmi’nin Haile-i Kerbela, Kazım Paşa’nın Riyaz-ı Asfiya-Makalid-i Aşk olarak özetlenebilir. Ayrıca Fuzuli’nin “Saadete Ermişlerin Bahçesi” (Hadikat-üs-Suada) adlı kitabı da Kerbela Olayını ele almakta olup Alevilerce çok sevilen eserlerdendir. “Kumru Kenz-il Mesaib” ve “Gülzâr-ı Hasaneyn” adlı kitaplarda da yine Kerbela olayı ele alınmaktadır.
5. Yeminî’nin “Faziletname-i İmam Ali” adlı kitabı: Yeminî Alevilerin Yedi Ulu Ozan’ından biridir. “Risale-i Hüsniye” adlı kitap: Hüsniye[89] adlı bilgili bir kadın kahramanın şahsında Alevilik-Sünnilik tartışmalarını ele alır. “Cabbar Kulu” ve “Cavidan” adlı el yazması kitaplar.
9. Alevilik inancının temel inanç kaynak yazıları.
Halimizi Hal eyledik
Yolumuzu yol eyledik
Her çiçekten bal eyledik
(Arıya) Aliye saydılar bizi.. (Pir Sultan)
Alevilik bir çok inancının sentezinden oluşan, sembolik olarak kırklar cemini[90] temel kaynak alan ve daha çok sözlü geleneğe dayanan kendine özgü inanç sistemidir.
Konunun uzmanları Alevi-Bektaşi inancının kökenleri kaynaklarda hakkındaki tezleri “ 1. Şiilik tezi, 2. Şamanizm tezi, 3. Eski Ortadoğu ve Anadolu kültürleri tezi, 4. Senkretist (Syncretiste) tez ” olarak dört ana grup altında ele alınmaktadır.
Yani genel olarak yazılı kaynaklarda Anadolu’da yaşayan Alevi kitlelerin inançlarının ya Sünni-Şii ayrılığına dayandığı; veya eski Türklerin inançlarına veya Şamanizm dayandığı; veya eski Ortadoğu ve Anadolu inançlarına dayandığı ifade edilmektedir. Bazı çalışmalarda ise bunların hepsinin etkili olduğunu düşünen senkretist tez savunulmaktadır. Anadolu’da Alevilik konusunun açıklanmasında sentez görüşlerin daha geçerli olduğu görülmektedir. Bize göre de Anadolu’da Alevilik konusu ancak, Türk kitlelerin anayurtlarındaki inançları, İslam’ı benimsemeleri, göç etmeleri sırasında ve son olarak geldikleri Küçük Asya’da yani Anadolu’da karşılaşmış bulundukları, dinsel ve kültürel akımlar anlaşılmak suretiyle ele alınabilir. Demek ki Anadolu’da Aleviliğin kökenini, sadece Sünni-Şii bölünmesine kaynaklık eden olaylarda aramak tarihsel ve sosyolojik olarak hiçbir geçerliliğe sahip bulunmamaktadır. Türk kitlelerin yüzyıllara yayılan zaman sürecinde ve farklı coğrafyalarda, farklı inançlara ve kültürlere sahip halklarla ilişkide bulunmaları sonucunda oluşan dinsel ve kültürel senkretizm Alevîliğin anlaşılabilmesinin yegâne anahtarıdır. Kısaca tanımlamak gerekirse, Anadolu Aleviliği işte bu senkretizm (sentez) sonucunda oluşmuş bulunan kendine özgü bir inanç anlayışıdır.
Bu anlayış, tarihsel ve sosyal koşulların doğal bir sonucu olarak, kitabi olmaktan çok sözlü geleneğe dayalı, eski inançların ve mitolojinin bazı İslam’i şekiller altında yaşamağa devam etmiştir. Zaman içerisinde Alevilik gelişerek İslam’dan çok farklı bir inanç kurum ve kuralları ortaya çıkarmıştır. Bugün İslam’da olan 5 şart ve inanç pratikleri Alevilikte yoktur Alevilikte olan inanç pratikleri örneğin cem kurumu vs. İslam’da yoktur. Alevilik sembolik olarak İslam’dan bazı isim ve terimleri, Ehlibeyt sevgisi, Ali ve davasına sahip çıkmıştır, fakat ne onların, nede İslam’ın şeriat kurallarını almamıştır ve uygulamaz..
10. Halifelik sorunu
Aleviliğin kökeni genel olarak Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu’da Alevilik konusu ele alınırken İslam öncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir.
Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-Sünni (şia) meselesinin ilk tohumlarını atmıştır.
Hz. Muhammed daha sağlığında birçok kez Hz. Ali’nin halefi olacağını vurgulamıştı. Hz. Muhammed’in soyu, kızı Hz. Fatıma’yı eş olarak verdiği Hz. Ali’den devam etmişti.Hz. Muhammed Mekke’ye Hicret ettiği zaman da ailesine ve işlerine bakmak üzere Hz. Ali’yi yerine bırakmıştı. Üstelik Peygamber Hz. Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda onu komutan olarak atamıştır.
Ayrıca Hz. Muhammed Veda Haccı dönüşünde (632) Gadîru Hum adlı yerde beraberindeki Müslümanlarla konaklayarak bir konuşma yapmış ve bu konuşmasında kendisinden sonra amcası oğlu ve damadı Hz. Ali’nin Müslümanlara önder yani halife tayin olduğunu ifade etmişti. Orada var olan 120 bin dolayında, içinde 2. Halife Ömer’in de bulunduğu Müslümanlar bundan dolayı Hz. Ali’ye biat edip, kutlamışlardı. Ölmeden önce Hz. Muhammed “Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz.” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti.
Daha sonra Hz. Ali ve diğer aile üyeleri Peygamberin defin işleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında bulunduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyla Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin vasiyeti ve Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışıla gelmiştir.
Hz. Ali ve Hz. Fatıma bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmışlar, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüşlerdir. Buna rağmen Ehlibeyt soyundan gelenler (12 imamlar vs.) hakim güçlerce katledilmiştir.
Ebu Bekir hz. Ali ve Fatma’yı kendisine biat etmedikleri için evini bastırmış, o zaman ikiz çocuğa hamile olan Hz.Muhammed’in kızı Fatma aldığı darbe ve işkence soncu çocuklarını düşürmüş, kısa süre sonrada hakka yürümüştür.
Sonradan İslam’la tanışan veya zorla İslamlaştırılan bir kısım yoksul göçebe halklar özelikle Ali yanlısı olmuşlardır. Alevi-Sünni meselesinin ilk çıkışı özetlemeğe çalıştığımız bu halifelik meselesine dayanır. Hz. Ali ve 12 imam kültü, Anadolu’ya, özelikle 1500’lü yıllarda, Şah İsmail döneminde girer. (Bundan önceki dönemlerde ki Alevi literatüründe, deyişlerinde vs, Ali ve 12 imam kültüne pek rastlanmaz). Anadolu Alevileri Osmanlı Sultanı Yavuz Selim’in, Şah İsmail (Hatayi’ye) karşı yürüttüğü savaşta, Şah İsmail’e destek verir. Yavuz Selim bu Çaldıran, savaş öncesinde Anadolu’da 40 bin Alevi’yi katletmiştir.
11. Hz. Ali (598-661) Kültü
Bilindiği üzere Hz. Ali Oniki İmamların birincisidir. Peygamberin amcası Ebu Talib’in oğludur. 598’de Mekke’de doğmuştur. Hz. Ali’yi çok seven Hz. Muhammed onu yanında yetiştirmiştir. Dokuz yaşında Muhammed’in görüşlerini ilk benimseyen Hz. Ali, daha sonra, Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatıma ile evlenmiş ve ondan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olmak üzere iki oğlu oldu. Hz. Muhammed’in katıldığı bütün savaşlara katılmış, birçok kez orduları komuta etmiştir.
632’de Hz. Muhammed’in Hakka yürümesi sonrasında halifelik sorunu ortaya çıkmıştır. Böylece Hz. Muhammed’in vasiyeti tutulmayarak önce Ebu Bekir, sonra Ömer, daha sonra ise Osman halifelik makamına geçti. Hz. Ali halifelik makamına geçtiğinde Şam’da gücünü arttırmış bulunan Muaviye ile mücadele etti. Bu amaçla yapılan Sıffin Savaşı (657) ordusunda meydana gelen bölünme nedeniyle sonuçsuz kaldı. Hz. Ali 22 Ocak 661 günü Haricilerden olan İbni Mülcem[91] isimli bir kiralık katilin saldırısına uğramış, zehirli kılıçtan aldığı darbe ile 24 Ocak günü ise Hakka yürümüştür. Hakka yürümesi sonrasında halifelik makamına geçen büyük oğlu İmam Hasan ve daha sonra küçük oğlu imam Hüseyin ve onun soyundan gelen imamlar da katliamlara uğramıştır.
Hz. Ali bilgisi, cesareti ve kahramanlığıyla tanınmış ve bunları simgeleyen Esedullah Allah’ın Aslanı), Murtaza, Haydar, Haydar-ı Kerrar, Şîr-i Yezdan, Şah-ı Merdan, Şah-ı Velayet, Kuran-ı Natık,
Allah’ın Aslanı, Evliyalar Şahı gibi birçok isimle anılmıştır. Yaşamı ve savaşları birçok edebi esere konu olmuştur. Güçlü bir hitabet yeteneğine de sahip olan Hz. Ali’nin siyasal, dinsel konuşma, mektup ve özdeyişleri Nehcü’l-Belaga adlı kitapta toplanmıştır.
Hz. Ali, Muhammed’e en yakın kişiydi, O’nun sırdaşıydı ve O’nun tarafından kendisinden sonra yerine geçeceği işaret edilen kişiydi. Derin bilgisi nedeniyle Ali “Konuşan Kuran” diye de adlandırılmaktadır. İslam dünyasındaki tarikatların çoğunluğu Hz. Ali’ye dayanmaktadır. Bu tarikatların silsileleri Hz. Ali ile başlatılır. Halifelik sorunu ile tohumları atılan ve Kerbela Olayı sonrasında gittikçe yayılan Sünni Şii ayrımı (Şia) Ali yanlısı olarak onun adına dayandırıldı. Daha sonra Anadolu Aleviliğinin de temel şahsiyeti oldu. Aleviler, Hak-Muhammed-Ali deyimi ile Hz. Aliye tanrısal bir işlev yüklediler, üçünü bir (tanrı) olarak görürler.
Tasavvufi terimlerde (ve İmam Cafer Buyruğunda tanrının kendi varından) Muhammed ile Ali’yi aynı nurdan (kutsal, tanrısal ışıktan) yaratıldığı geçer ve söylenir. Daha önceden ışık/alev inancına sahip olan Anadolu halkları, Alevle Ali’yi Alevi kelimesinde, ‘Ali Nur’’ deyiminde erittiler. Muhammed bir hadisinde[92] “Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır” der. Alevilere göre Muhammed tanrının “dış yüzünü”, Ali ise tasavvufi anlamda “özünü” anlatmaktadır. Ali “İnsan-ı Kamil” tanrı olarak görülür. Bazen Tanrısal güçlere sahip olduğu, bazen Tanrının yeryüzündeki ve her insandaki görüntüsü olduğu söylenir. Anadolu Alevileri Ali’yi İslam içinden alıp İslam sınırları aşan bir Ali kültü yaratmıştır. Bu durum kırklar cemi mitolojisinde açıkça görülmektedir (Bak 12 bölüm). Ayrıca Anadolu Alevileri Hz. Ali’nin dahi yaşamında uyguladığı İslam şeriatına (namaz kılmak vs. gibi şekilsel kurallara) “Abdestimiz alınmış namazımız kılınmış orucumuz tutulmuş” deyip uymamışlardır. Cemlerde okunan bir çok alevi deyişinde, örneğin Pir Sultanın bir deyişinde, “Ben Aliyim, Ali benim” deyimi geçer.
Cemler de okunan başka bir deyişte ise ‘tanrı Ali’ insana ve doğaya indirgenir.
Aynayı tuttum yüzüme
Ali göründü gözüme
Nazar eyledim özüme
Ali göründü gözüme....
Alimdir kadehim Alimdir sise
Alim sahralarda morlu menekşe
Alim dolu yedi iklim dört köse
Alim saki Kevser dolumdur Ali
Bu tür Ali kültü, Hak-Muhammed-Ali anlayışı, ne Sünni, nede Şia İslam anlayışında görülmez ve yasaktır. Buna karşın Hak-Muhammed-Ali üçlemesi Alevilikte kutsal bir deyimdir. Bu ilişki Cemlerde de “Hak-Muhammed-Ali aşkına” veya kısaca Ali aşkına, Pir aşkına diyerek dile getirilir.
12. Kırklar Cemi[93] inanışı
Kırklar Meclisi ve Cemi, Aleviliğin temel ibadeti olan Cem ibadetinin başladığı ve Hz. Muhammed ile Hz. Ali döneminde olduğuna inanılan menkıbevi (Aleviler için derin sembolik anlamları olan) bir ritüelin adıdır. İslam anlayışı bu inanışı kabul etmemektedir. Alevi kaynaklarında bu olay Miraç Gecesine[94] bağlanarak anlatılır. Kırk kişinin katıldığına inanılan bu meclisteki ibadette yaklaşık yarı yarıya kadın erkek bulunmuştur. Aleviler Kırklar ve 40’lar meclisinin inanç ve sosyolojik boyutlu bir ulular topluluğu meclisi olduğuna inanır.
Bugün Hz. Muhammed, aralarında Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın da bulunduğu Kırklar’ın Cemi’ne yani gizli toplantısına gitmiştir. Kırklar Cemi mitolojisinin, 4-5 yorumu vardır fakat yaygın olan anlatım özet olarak şöyledir. Muhammed Miraca (tanrı ile görüşmeye) çıkarken önüne bir Aslan[95] çıkar, yola devam etmek için Muhammed peygamberli matemini (yüzük/mührünü) bu aslana vermek zorunda kalır. Tanrı katına varan Muhammed, tanrının ses ve cemalini (ışık) Alinin ses ve sıfatına benzetir, bir süre muhabbet ederler. Muhammed miraçtan geri dönüşünde, içinde damadı Ali ve kızı Fatma’nında olduğu bir meclisten ‘Kırklar toplantısından’ sesler duyar. Bu meclise dahil olmak girmek ister. Kapıyı çalıp ilk önce kendini Peygamber olarak tanıtır, bize peygamber gerekmez /ihtiyacımız yok diye içeri alınmaz. Şaşkın bir şekilde yoluna devam eden Muhammed’e melekler, O ulu meclise dahil olmasını tavsiye eder. Geri dönüp kendini soy ve sosyal statüsü ile tanıtır, bize soy sop gerekmez diye, yine içeri alınmaz. Ne zamanki meleklerinde tavsiyesi ile, sıradan bir insan olarak, ‘hâdimül-fukârayım’[96] fakir fukaranın hizmetçisiyim (hademesiyim) dediğinde içeriye kabul edilir. Bu anlamda Aleviliği peygamber anlayışı da çok farklıdır.
Bu nedenle Alevlikte hizmet deyimi, ‘halka hizmet hakka hizmet’ çok önemli yer tutar, örneğin cemde yapılan görevlere 12 hizmet denilir, ve hizmet duası okunur. Muhammed önce orada gördüklerinden çekinmiş, Cem’inin gerçek olup olmadığından kuşkulanmış, onlara kim olduklarını büyüğünüz (lideriniz) kim diye sormuş. Biz Kırklarız birimizde kırkımızda büyüğümüzde küçüğümüzde birdir (candır) cevabını almış. Kırklar kendilerinin hak olduklarını kanıtlamak için içlerinden birinin koluna neşter (bıçak) çalınır, kırkının da bileklerinden kan aktığını, birinin kolu sarılınca hepsinden akan kanın durduğunu gören Muhammed onların Cem’lerinin gerçekliğine inanmıştır. Ayrıca Muhammed Miraca çıkarken aslanın ağzına verdiği matemi/yüzüğü orada Hz. Ali’de görür. Kırklar Muhammed ten, Hadümül-fukara marifetini/hizmetini görelim, Salman’ın getirdiği engür/üzüm tanesini Kırklara paylatır demiş. Muhammed üzüm tanesini eli ile ezip kırklara sunmuştur, Kırklar’ın biri onu içmiş, Hz. Muhammed’le birlikte hepsi de esrik (seri hoş) olmuş, işte o zaman vecde (coşkuya) gelerek kalkıp semah eylemişler. Semah ederken sarığı çözülmüş, Kırklar onun sarığını alarak kırk parçaya bölmüşler ve bellerine sarmışlar. O gece Cem ibadeti böyle olmuş ve işte Alevi-Bektaşilerin temel ibadeti olan Cem ritüelinin temeli bu şekilde atılmıştır. Kırklar meclisi ve cem de birçok inançsal sembolik yanlar eylemler vardır. (Ayrıntılı bilgi için cem bölümüne bakınız.) Ne kadar, geleneksel olarak Cemin kaynağı, bu kırklar cemi mitolojik anlatıma dayandırılsa da, birçok araştırma, Cemin kaynağının İslam öncesi ve sonrası, örneğin MÖ 4 bin yıllarında Sümerlerde 12 hizmetli Cem ve eski Türk inancı Şamanizm de, Şaman,[97] yönetiminde, kadın erkeğin katıldığı, sazlı sözlü, yemek içki danslı ayinler görülmektedir. Cem kelimesi Arapça’da toplama biriktirme topluluk anlamına gelirken, Farsça’da birlik bileşmek anlamlarına geliyor. Aynı zamanda cem sözcüğü ve Cem eski (İslam öncesi) İran söylencelerinde içkiyi (şarabı) bulan içkili toplantılar düzenleyen şarap anlamına gelen Cem-şıh’ın (padişahın) adıdır. Söylenceye göre gökten inen bulutlu bir ışığın içinden, yanında üzüm ağacı olan güzel bir kız iner, bunu gören bir çoban ona aşık olur, kız bir üzüm tanesini ezip suyunu çobana içirir. Esir olan çobanın gözü gönlü açılır, ikisi mutlu olurlar. Bu olayı tören haline getiren kişi Cem adında ki şah/hükümdarmış. Sonraları bu olaya ve Cem adlı o padişaha saygı göstermek için, belirli aylarda içkili çalgılı ayni-i cem denen törenleri düzenlenmiş. Gökten inen bu ışınlı buluta da Cemşid (cem–ışık) Cemin ışığı denmiş. Alevilikte CEM âyin-i, bunlar gibi birçok (eski Türk, İran Anadolu, Sümer, gibi) inanç ve kültürün kaynaşmasının bir sonucudur. Cem Alevi inancının en önemli inançsal ritueli (ibadetidir), Cemsiz Alevi-Bektaşilik düşünülemez.
13. Kerbela Olayı (10 Ekim 680)
Kerbela[98] olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Emevi hükümdarı Muaviye nasıl iktidarına engel olarak Hz. Ali ve daha sonra Hz. Hasan’ı gördüyse, oğlu Yezit de Hz. Hüseyin’i iktidarı için en önemli engel olarak görmüştür. Sözde İslam’ın halifesi sıfatıyla İslam’ın peygamberinin torununu şehit etmekten çekinmemiştir. Kerbela Olayını ana hatlarıyla şu şekilde özetleyebiliriz.
Muaviye tarafından veliaht tayin edilen Yezit, babasının ölümünden sonra ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hz. Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Hz. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kûfe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler. Bu davetin ve Kerbela olayının sosyal ekonomik boyutları da var, yoksul halk genel olarak Yezid’in yönetiminden memnun değil ve ona karşı bir ayaklanma içinde idiler .
Bunun üzerine Hz. Hüseyin amca oğlu Müslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kûfe’ye gönderdiyse de Müslim Yezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. Hz. Hüseyin Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü. Yezit aynı zamanda Küfeye gönderdiği büyük bir orduyla halkı baskı altına alıp, Kerbela çölünde İmam Hüseyin ve yaklaşık 80 kişilik aile ve yandaşlarının yolunu kesip, kuşatma altına almıştır.
Hüseyin’e yezide biat etmesi (boyun eğmesi istemiş), Hüseyin bunu kabul etmemiş. Nihayet on günlük kuşatmanın ardından, yemek ve suyu kalmayan Hz. Hüseyin ve yandaşları, 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitap etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu. Hz. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek oklanarak Hz. Hüseyin şehit edildi. Sonra çadırlar yağma edildi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hasta olan küçük oğlu İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de, hasta olduğu için korunup katliamdan kurtarıldı. Hz. Hüseyin ve 72 yandaşı şehit edildi. Hüseyin’in kanlı kesip başı, gümüş bir tepsi içinde Şam’da Yezide sunuldu. Hüseyin, Alevi inanç ve direnişinin sembolü olarak cem ibadeti içinde de yerini aldı. Tarihte Alevilere Kızılbaş denilmesinin bir sebebi de İmam Hüseyin’in ‘kanlı kesik başından’ dolayıdır.
Yüzyıllar sonra bile ozanlar, dedeler Kerbela olayını anlatan binlerce nefes söylediler. Kerbela Olayını anlatan kitaplar, Alevi Cemlerinde okunan mersiyeler ve Hz. Hüseyin için dökülen gözyaşı yüzyıllardır hiç eksik olmadı. Hz. Hüseyin Anadolu Alevilerinin direniş sembolü oldu ve Aleviler Muharrem ayında 12 gün oruç tutarak bu olayı ve imam Hüseyin’i inanç ve ibadetlerinin bir parçası haline getirdiler. Burada 7 ünlü Alevi ozanından biri olan Pir Sultan Abdal’dan bir örnek görelim:
Pir Sultan Abdal’ım ellerim bağlı
Yezidin elinden ciğerim dağlı
Muhammed torunu Ali’nin oğlu
Su içmeyip şehit olan Hüseyin
14. Ehli Beyt[99] ve 12 imam sevgisi
Alevi-Bektaşilerde Ehl-i Beyt sevgisi önemli bir yer tutar, deyiş ve toplantılarda dile getirilir. Ev halkı anlamına gelen Ehl-i Beyt terimi Alevilerce, Hz.[100] Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma ve oğulları Hasan ile Hüseyin için kullanılan 5’li bir terimdir. Alevilikte ki Ehl-i Beyt anlayışı Muhammed’in diğer ev halkını kapsamaz. Zaman içerisinde 12 imamları da kapsayan geniş bir anlam kazanmıştır. Kuranda Şura Suresi’nin yirmi üçüncü ayetinde Peygambere hitaben “Sevgili Resulüm Muhammed buyur ki: Ben bu tebliğime karşılık olarak Ehl-i Beyt’ime sevgiden başka bir ücret istemiyorum...” ifadesi yer almaktadır. Ehl-i Beyt, Peygamberin en yakınları ve soyunun devamcıları olmaları bakımından önem taşımaktadır. Ehl-i Beyt’in üstünlüklerini vurgulayan pek çok hadisi bulunmaktadır. Aleviler Ehl-i Beyt soyuna Hz. Hasan’dan gelenlere “şerif”[101], ve Hz. Hüseyin’den gelenlere ise “seyyid”[102] terimini kullanmıştır.
DEVAMI ALEVİ -BEKTAŞİ İNANCI (2)DE